Ana Sayfa  Sohbet  Oyunlar  Chat  Fıkralar  Arama İletişim

Menü

 
   Ana Sayfa
 Ask
 Bayanlara Özel
 Bilmeceler
 Cinsellik
 Diziler
 Filmler
 Fıkralar
 Gerekli Siteler
 Güzel Sözler
 Hikayeler
 Msn Messenger
 Ortaya Karışık
 Programlar
 Radyo ve Televizyon
 Rüya Tabirleri
 Sağlık
 Videolar
 Yemek Tarifleri
 İlginç Bilgiler
 Üniversiteler
 Özel gün ve haftalar
 Şaka Gibi
 Şarkı Sözleri
 Şiirler
  İletişim

 Sindirim Sistemi Sağlığı

Okunma

472

Anal bölge hastalıkları
Makad (anal bölge) sindirim sisteminin son kısmıdır. Kişiler rahat dışkılamanın kıymetini ancak bu bölge hastalıklarına yakalandıktan sonra anlarlar.

Hastalıkları genellikle çok ağrılıdır. En sık görülen ve birbiri ile belirtileri nedeniyle karıştırılan 3 makad hastalığı; hemoroid, perinal fistül ve anal fistüldür. Her üç hastalık hakkında biraz daha bilgi vermek gerekirse ilk önce hemoroidden başlamak en doğrusu olur.

-HEMOROİD

Halk arasında basur memesi ya da mayasıl olarak da adlandırılan hemoroid, makatın çevresinde mevcut olan damarların, bacaklarda görülen varisler gibi şişmesiyle oluşan bir hastalıktır.

-Nedenleri:Makatta bizim büyük abdestimizi tutmamızı sağlayan 2 adet kas (sfinkter) vardır. Bunlar dış (externol) ve iç (internol) kaslardır. Dış kas bizim kontrolümüzdedir. Büyük abdest yapmak istediğimizde biz dış kası açıyoruz. İç kas buna paralel olarak kendiliğinden açılıyor. İç ve dış kas arasındaki bu uyum bozulduğunda kişi kabız olmasa da ıkınarak, zorlanarak büyük abdest yapar. Bu ıkınma ve zorlanma sonucu meydana gelen basınç artışı buradaki damarların şişmesine neden olur ve hemoroid gelişir.
Kesin neden belli olmamakla birlikte hastalığın ortaya çıkmasını kolaylaştıran etkenler vardır. Bunlar; uzun süre ayakta durma, ishal, kabızlık, hareket azlığı, kalp yetmezliği, karaciğer sirozu, uzun süre öksürme ve kusmalar, gebelik, kalın bağırsağın son kısmının tümörleri ve bazı ailelerde kalıtımdır.

-Yaygınlığı:Halkın yüzde 30unda görülen hemoroidin yaş ilerledikçe görülme sıklığı artar. Genellikle 20-50 yaş arasında daha fazla görülen hemoroidlerde kadın ve erkeğe göre büyük bir farklılık söz konusu değildir. Ancak doğumlar ve hareketsiz bir hayat nedeniyle bayanlarda erkeklere nazaran daha sıktır. Yaşamının herhangi bir anında hemoroid geçirmemiş insan adeta nadirdir. Bazen belirti vermeyebilir. Çocuklarda görülmez denecek kadar azdır.

-Belirtileri:En sık görülen belirti kanamadır. Ağrı, yanma hissi, basınç ve ağırlık duygusu, şişme, kaşıntı, kabızlık hissi, akıntı ve basur memeleri diğer belirtileridir.

-Teşhisi:Teşhis, bu bölgenin muayenesi ile konur. Gerekirse endoskopik muayene de (aletle anal bölgeye ve kalın bağırsağın son kısmına bakılması) yapılır. Belirtiler bu bölgenin kanseri ile aynı olduğundan kesinlikle muayene olmadan hemoroid tedavisi yapılmamalıdır.

-Tedavisi: Tedavi her hastaya ve hastalığın teşhis edildiği döneme göre değişir. Teşhisi hemoroid olan herkese aynı tedavi yapılacak diye bir kural yoktur. İlaçlarla tedavi mümkün olduğu gibi skleroterapi, bant ligasyonu ve cerrahi tedavinin değişik tipleri de uygulanabilir. Bu tedavi şekillerinden hangisinin yapılması gerektiği yapana ve hastaya göre değişir.

-PERİNAL ABSE, FİSSUR

Abse, bu bölgenin iltihabi hastalığıdır. Hepsinde ağrı başlıca belirtidir. Bunun dışında üşüme, titreme, ateş yükselmesi, defekasyon (büyük abdest) yapamama gibi yakınmalar da yapar. Abselerde tedavide ilaç tek başına yetersizdir. Abse lokal veya genel anestezi ile cilde veya makad boşluğuna en yakın yerlerinden yapılan kesi ile boşaltılır. Birlikte ilaç da verilir. Tedavi sonrası ya tamamen iyileşir ya sıklıkla perinal fistül haline döner (bir ucu ciltte, bir ucu makad içine açılan yol). Perinal fistülde en sık yakınma akıntıdır. Ameliyat dışında tedavisi mümkün değildir.

-ANAL FİSTÜL

Anal kanaldaki çatlak ve yaradır. Kadınlarda sıktır. Dış tarafta bir cilt kıvrımı vardır ve hastanın eline geldiği için basur ile karışır. Devamlı kabızlık hali, zor doğum gibi nedenlerle olabilir. Hekim tarafından tanınması kolaydır. Akut fissürlerde (yeni olmuşlarda) ilaçtan yarar görülür. Kronik fissürde kesin tedavi ameliyattır. Ameliyat ile başarı yüzde 100dür.

-SIKINTISIZ BİR YAŞAM İÇİN ÖNERİLERİMİZİ DİKKATE ALINIZ

- Dengeli besleniniz: Lifli, tahıl, kepek, sebze ve meyve açısından zengin gıdalar tercih edilmelidir. Tahrişe sebep olabilecek, acı, ekşi, turşu ve alkol alınmamalıdır. Aşırı çay ve kahveden uzak durulmalıdır.

- Çok su içiniz: Sabah aç karnına ve yemeklerden önce bir bardak su içilmelidir. Günde 1.5-2 litre su içme alışkanlık haline getirmelidir.

- Temizliğinize özen gösteriniz: Kişisel temizliğe dikkat edilmelidir. Tuvaletten sonra hemoroid bölgesi ılık su ile yıkanmalıdır. Tuvalet kağıdı ile kurulanmalıdır. Tahriş edici özelliğinden dolayı temizlikte sabun kullanılmamalıdır.

- Kabız olmamaya dikkat ediniz: Kabız ve ishal olunmamalıdır. Düzenli barsak alışkanlığı kazanılmalıdır. Her sabah aç karnına su içilmeli, kahvaltıdan sonra tuvalet alışkanlığı kazanılmalıdır. Tuvalete gitmeyi ertelemek uygun değildir.

- Düzenli egzersiz yapınız: Karın kaslarını kuvvetlendirecek egzersizler yapınız.

- Ağır yükler taşımamaya çalışınız

- Dar iç çamaşırı ve giysiler giymekten kaçınınız

*

Antibiyotik kullanımı nedeniyle gelişen kolit
Tanım ve Klinik Bulgular : Antibiyotik kullanımından sonra gelişen kolit ilk önce klindamisin kullanımı sonrasında tanımlanmış daha sonra başta klindamisin, sefalosporinler, ampisilin, amoksisilin olmak üzere birçok antibiyotiğin bu tabloya neden olabileceği gösterilmiştir. Antibiyotik sonrası gelişen ishallerde kendini sınırlayan hafif bir ishalden ağır seyirli psödomembranöz enterokolite kadar değişen bir klinik tablonun gelişmesi söz konusudur. Antiyotik kullanımından ortalama 5-10 gün sonra ishal başlayabilir. Ancak bu süre daha kısa veya 10 hafta gibi uzun da olabilir. Tedavi süresinde veya tedavi kesildikten sonra da gelişebilir. Çok sulu veya mukoid olabilen dışkı yeşil renkli ve kötü kokuludur. Kanlı da olabilir. İshale kramp tarzında karın ağrısı ve yüksek ateş eşlik eder. Bulantı, halsizlik gibi bulgular da olabilir.

Bazı hastalarda nadiren ishal olmadan toksik megakolon, kolon perforasyonu gibi ciddi tablolar gelişebilmektedir. Protein kaybına bağlı olarak hipoalbüminemi ve ödem gelişebilir. Ekstraintestinal komplikasyonların görülmesi son derece seyrektir.

Etiyoloji : Antibiyotik sonrası gelişen ishallerden en sıklıkla Clostridium difficile sorumludur. Clostridium difficile gram pozitif, sporlu, zorunlu anaerop bir bakteridir.Toksin A (enterotoksin) ve toksin B (sitotoksin) olmak üzere 2 toksini vardır. Hastalık tablosu bu toksinlerin hücre membranındaki hemoraji, inflamasyon ve nekroz etkisi ile meydana gelir. İnsan kökenli Clostridium difficile suşlarının % 25’ i toksin üretmez.

Epidemiyoloji : Clostridium difficile sağlıklı erişkinlerin % 3-5 inin normal barsak florasında bulunabilir. Hastanede yatanlarda ise oran %20 civarındadır. İnfeksiyon oluşmasında hastanede yatma dışında, immün yetmezlik, antineoplastik ilaç kullanımı ve ileri yaş sayılabilir. Yenidoğanların % 60-70 inde normal barsak florasında saptanmasına rağmen muhtemelen barsak mukozasının toksin etkenine duyarlı olmaması nedeniyle hastalık yapmamaktadır.

Tanı : Antibiyotik kullanımı hastalığı düşündürür. Tam kan sayımında nötrofiller artmıştı. Dışkının mikroskopik incelemesinde de lökosit vardır. Antibiyotik kullanma öyküsü olan bir hastada dışkının gram boyası ile inclenmesinde çok sayıda klostridiuma uyan gram pozitif basilin görülmesi tanı için bir ipucu olabilir. Kesin tanı dışkıdan Clostridium difficile nin üretilmesi ve hücre kültüründe sitopatik etkiyi saptayarak toksin yapımının gösterilmesi ile konur. Ancak rutinde bu herzaman mümkün olmaz. ELISA yöntemi ile toksinin gösterilmesi mümkündür. Lateks aglütinasyonu yöntemi de tanı da kullanılabilir.

Antibiyotik kullanım öyküsü olan hastalar; yaşlı, hastane de yatan, beslenme bozukluğu ve altta yatan bir immün yetmezliği olan hastalar ise Candida nın da seyrek de olsa ishal nedeni olabileceği unutulmamalıdır. Bu durumda direkt dışkı incelemesinde tomurcuklanmış ve yalancı hif yapmış maya hücreleri görülebilir.

Tedavi : Kullanılan antibiyotiğn kesilmesi veya daha düşük riskli bir antbiyotiğe değiştirilmesi ilk yapılacak olandır. Bazı hastalarda sadece neden olan antibiyotiğin kesilmesi bile yeterli olup 1 hafta içinde düzelebilmektedir. Daha ağır olan olgularda C.difficile’ ye yönelik antibiyotik kullanılır.On gün süreyle metronidazol 4X250 mg/gün dozunda oral veya alamayan hastada intravenöz olarak kullanılır. Diğer antibiyotik ise oral olarak kullanılan vankomisindir. Ancak vankomisine dirençli enterokok gelişmesi gibi riskler nedeniyle çok önerilmez.

*

Apandisit
Alm. Blinddarmentzündung (f), Fr. Appendicite, İng. Appendicitis. Kalın barsakla ince barsağın birleştiği yerdeki kör barsağın ucunda bulunan “Appendix” denilen kısmın iltihabı. Kör barsağın alt ucunda bulunan 0,5-1,5 cm kalınlığında ve uzunluğu 2-20 cm arasında değişen çıkıntısına “Apandis” (Lat. Appendix vermiformis) denir.

Had apandisit iltihabı (Akut apandisit) en sık rastlanan acil vak'alardan biridir. Apandisit bebeklerde görülmez. Çocuk büyüdükçe görülmeye başlar. 10-17 yaş arası en sıktır. Daha sonra azalır. Ergenlik çağından evvel erkek ve kız çocuklarda aynı sıklıkta görüldüğü halde, bundan sonra 25 yaşına kadar erkeklerde kadınlara göre daha sık görülür. (erkek/kadın oranı 3/2). 25 yaşından sonra erkeklerdeki sık görülme azalır ve giderek sıklık oranı etşitlenmeye başlar.

Belirtileri: Başlangıçta ağrı göbek etrafında, karnın üst tarafında veya bütün karında yaygın olabilir. Bu appendisin cidarlarının gerilmesinden doğan bir ağrıdır. Ağrı orta şiddette ve devamlıdır. Akut apandisit başladıktan 6-8 saat veya daha fazla bir zaman geçtikten sonra ağrı karnın sağ alt tarafına yerleşir. Bu ağrı apandisitin ilk belirtilerindendir. Apandisitin ikinci erken belirtisi iştahsızlıktır. Hastalara sorulunca belirtilerin başlamasından önceki öğünde hatta daha önceki öğünlerde de iştahlarının olmadığını, yemek yiyemediklerini anlatırlar. Eğer hasta, iştahının iyi olduğunu ve bol yemek yediğini söylerse, apandisit olma ihtimali azalır. Apandisitin üçüncü erken belirtisi bazı hastaların devamlı dışkılama ihtiyacı duyması, fakat bunu yapsa bile rahatlayamamasıdır. Bazı hastalar bunu kabızlık olarak niteler ve rahatsızlıklarının kabızlıktan ileri geldiğini zannederler. Böyle bir durum ortaya çıkınca, dışkı barsak taşı, barsak kurtları, meyve çekirdekleri, yutulmuş yabancı cisimler ve diş v.s. parçaları apandis kanalını tıkamaları, bu kanal içinde salgı, dışkı ve mukus birikmesine ve mikropların daha kolay yerleşip üremesine zemin teşkil ederler. Burada kolayca üreyen mikroplar ise apandis duvarına yerleşecek zamanı kollarlar.

Bu ilk belirtilerin ardından bulantı ve kusmalar başlar. Akut apandisitte belirtilerin meydana çıkış sırası da önemlidir. Önce iştahsızlık ve yalancı kabızlık, sonra ağrı ve nihayet bulantı-kusmalar olur. Kusmalar ağrıdan önce başlarsa, apandisit teşhisi şüpheye düşer. İshal olması da teşhisi şüpheye düşürür. Yüksek fakat düzensiz bir ateş vardır.

Had apandisit iltihabı tehlikeli bir hastalıktır. Eğer delinme olursa iltihabi hadise karın zarına (periton) intikal eder ve karın zarı iltihabı (peritonite)na yol açarak ölüme bile sebeb olabilir. Apandisitin tedavisi cerrahi müdahale iledir. Bazı gecikmiş ve içeride iltihabi doku meydana gelmiş vak'alarda ise tıbbi tedavi uygulanır. Genellikle ilk ağrıların başlamasından 24-36 saat içinde hastaların ameliyat edilmesi gerektiği kabul edilmektedir.

Kaynak: Rehber Ansiklopedisi

*

Besin Zehirlenmeleri

İki üç gün önce dışarıdan yemek yediniz.Her şey normaldi ve kendinizde bir rahatsızlık hissi duymadınız.Aradan 48-72 saat arası süre geçti ve sizde bazı belirtiler kendini göstermeye başladı.Karnınız ağrıyor, ishaliniz başladı, mide bulantısı ve tabi ki halsizlik.Besin Zehirlenmesi olmuş olabilir misiniz?

Besin Zehirlenmesi bütün dünyada çok sık görülen ve her toplumun önemli sağlık sorunlarından birisi. Sağlıksız besin saklama ortamları, besin hazırlamasındaki hatalar bizim birden bu hastalığın içine düşmemizdeki en önemli etkenler.Çoğu zaman birkaç gün içinde kendiliğinden kaybolan belirtileri olsa da ağır sonuçlar doğuran zehirlenmeler de yok değil.Bu zehirlenmemize neden olan toksine veya mikroorganizmaya göre değişen bir durum.Son yıllarda ülkemizde de hazır yiyecek tüketiminin artması sonucu en sık zehirlenme nedeni olan E.coli bakterisi vücuttaki toksin artımı ile böbrek yetmezliği, kanlı ishal gibi bulgulara neden olabiliyor.Yine besinlerle vücuda alınan tifo ve paratifo hastalıkları da görülmesi olası besin zehirlenmesi sonuçlarından. Bu durum bağışıklık sistemi zayıf kişiler de (yaşlılar ,çocuklar, bağışıklık sistemi hastalıkları taşıyan insanlar) tehlikeli boyutlara ulaşatırıp , ölümlere sebebiyet verebiliyor. Besin Zehirlenmesine en çok bakteriler neden oluyor. Oda sıcaklığında çok hızlı üreyen bakteriler 5 C derece ve altında üreme gerçekleştiremiyor.Genelde yaz aylarında görülen zehirlenme oranının artmasını buna bağlı olarak düşünebiliriz.Birçok bakteri 70 C ve üzerine dayanamıyor.Yine çok yoğun ortamlarda da bakterilerin üremesi zorlaşıyor.Hemen size birkaç pratik yol;

Dışarıdan aldığınız açık sütleri kaynadı diyerek hemen ateşten almak yerine, mutlaka 10 dakika yüksek sıcaklıkta kaynatmaya devam edin.

Peynir, salça gibi ürünlerinizi tuzlayarak kullanın.

Dışarıda güvenmediğiniz bir yerde yemek yemek zorunda iseniz, ızgara yerine haşlanmış besinler tercih edin.

Aldığınız her ürünün son kullanma tarihini kontrol ederek kullanınız.

Tuzlanmış besinler gibi yoğun şeker ortamında bulunan reçel, marmelat gibi besinler de de bakteri üremesi zorlaşır.

Ayrıca donmuş besinler son kullanma tarihleri göz önüne alınarak donmuş korundukları sürece sağlıklıdır.

Pastörize süt yada pastörize edilmiş sütten yapılan yoğurt, tereyağ sağlıklı kabul edilir.

Çay ,kahve, asitli gıdalar, karbonatlı ve şişelenmiş gıdalar da sağlıklı kabul edilir.

Besin zehirlenmesi neden olur?

Bir gıdanın bize zararlı mikroorganizmalarla bozulması için genel olarak üç etken gerekir.Bunlardan birincisi besinin zaten bu maddeyi içerisinde barındırması.Özellikle hayvansal gıdalarda kümes hayvanlarının beslendikleri yemlerin içerdiği kimyasal maddelerin etine , yumurtasına geçmiş olması.İkincisi de işlenmemiş besinlere katılan katkı maddelerinden kaynaklanabilir.Üçüncü bulaş yolu da besinin hazırlanma aşamasında hazırlayan kişinin yada hazırlandığı ortamdan bulaş olabilir.Yine bu sebeplerden ötürü bulaşıcı hastalık geçiren ya da vücudunda yara vb gibi olumsuz durum olan insanların iyileşene kadar besin hazırlamamaları gerekir.Yemek fabrikalarının veya işyerlerinin bu tür basit ama oldukça gerekli olan konulara dikkatle eğilmeleri gerekir.

Hangi besinler bizim için daha tehlikelidir?

Besin zehirlenmesinde önemli etkenlerden biri yüksek protein konsantrasyonu içermelerinden kaynaklanır.Bu guruba et, süt, yumurta veya çikolatalar gibi besin maddeleri dahil edilebilir.Yine kirli sularda gübrelerin içinde yetişmiş sebze ve meyvelerin iyi yıkanmaması , fast food larda hazırlanan köfte gibi yapılım işleminin fazla olduğu yiyecekler, pastörize edilmemiş süt ve süt ürünleri, midye balık gibi deniz ürünlerinin temiz yıkanmaması sonucu kirli deniz suyundan zehirlenebiliriz.

Risk gurubu

Gereksiz antibiyotik kullanımı bağırsaktaki zararsız bakterileri yok ettiği için ve yine antiasit türevi midedeki asit miktarını azaltan ilaç kullanımı besin zehirlenmesi astalığına yakalanmamızı hızlandıran faktörler arasında.

Yine tartışılan bir konu olan toplu beslenilen ortamlarda mesela bir fabrikada herkes aynı yemeği tüketmesine karsın birkaç kişi yada kişiler bu durumdan daha çok etkilenebilir.Bu durumun da yine yiyen insanların metabolizmaları ve ilaç kullanımları gibi etkilenme oranlarını artıran birçok neden olabilir.

Ne zaman doktora gitmeliyiz?

Zehirlenmenin klasik belirtileri mide bulantısı, baş dönmesi, ishal, kanlı dışkı ,karın krampları ve hiç bitmeyen karın ağrıları gibi şikayetleriniz varsa mutlaka doktorunuza başvurmanız gerekir.

Zehirlendik şimdi ne yemeliyiz?

Hiç bir şey yememek yanlış bir davranıştır.Bağırsak bozulmalarının giderilmesinin en güzel tedavisi doktorumuzun önerdiği yiyeceklerden yemek olacaktır.Enerji açığının kapatılması için gerekli olan şekerli besinler ve yine sıvı gereksinimini karşılamak için bol miktarda sıvı almalıyız.Tuzlu krakerler, çorbalar, yoğurt, kola, pirinç lapası gibi yiyecekleri yememiz kolaylığı ve ishalin vermiş olduğu enerji açığını en aza indirmemiz açısından bize faydalı olabilirler.Ateş düşürücü ve bağırsak düzenleyici ilaçlarımızı doktor tavsiyesi doğrultusunda kullanabiliriz.

Kaynak : İşnet Sağlık Köşesi

*

Campylobacter Enfeksiyonları
Campylobacter (Kampilobakter) Enfeksiyonları

Tanı ve Klinik Bulgular : Hem hayvanlarda hem de insanlarda hastalık yapabilen Campylobacter cinsi bakterilerin insanlarda en sık olarak neden olduğu tablo çoğu kez kendikendini sınırlayabilen bir enterit tablosudur. İshal çok değişik şekillerde olabilir. Bazan aşırı sulu bazan da kanlı bir ishal görülebilir. İshal öncesi hastada baş ağrısı,miyalji, ateş gibi bulgular görülür. Karın ağrısı kramp veya kolık tarzında yaygın veya lokalize olabilir olur . Karın ağrısı akut apandisit ile karışabilir. Bulantı, kusma, iştahsızlık tabloya eşlik eder. Bazen bifazik bir seyir olup spontan düzelmeyi takiben günler sonra daha ağır bir ishalle tekrarlayabilir. Bazen de ishal uzun sürebilir.

Bakteriyemi ve organ tutulumu , seyrek olarak ve immün +yetmezliğin olduğu durumlarda, bebek ve yaşlılarda görülür. Kronik periton dializi hastalarında peritonit gelişebilir. Komşuluk yoluyla kolesistit, pankreatit, sistit gelişebilir.

Reaktif artrit (Reiter’s sendromu) gelişebilir. HLA-B 27 doku antijeni olanlarda reaktif artrit gelişme olasılığı daha fazladır. Nadiren hemolitik üremik sendrom gelişebilir. Araştırmalar geç bir sekel olarak Guillan-Barre sendromu gelişebileceğini göstermektedir.

Etyoloji : Campylobacter türleri içinde en sık ishal etkeni olan C. jejuni dir. C. coli de daha az sıklıkta olmak üzere ishal yapabilir. Diğer Campylobacter türleri de ishal etkeni olarak nadiren bildirilmiştir. Campylobacter türleri C,S veya martı kanadı gibi ve vibriolara benzer görüntüdedirler. Önemli üreme özellikleri mikroaerofilik olmaları ve 42º de üreyebilmeleridir.

Epidemiyoloji : Campylobacter türlerinin hayvanlarda da infeksiyon yapması ve hayvanlarda taşıyıcılığın olması nedeniyle etkenin insanlara bulaşması hayvan kesimi sırasında kontamine olan etlerin az pişirilmesi halinde bu etler aracılığı ile olur. İnfekte hayvanlar çevreyi de kontamine edebilirler bu şekilde bulaşmış su ve besinler ile de geçiş söz konusudur. Evde beslenen kedi veya köpeklerden de geçebilir.

Her yaşta görülebilir. Gelişmekte olan ülkelerde görülme sıklığı 5 yaşın altındaki çocuklarda daha yüksektir. Yıl boyu görülebilir ancak yaz ve yaz sonu daha sık görülmektedir.

Tanı : Campylobacter enteriti olan hastanın dışkısının direkt incelemesinde dışkda lökosit varlığının yanında karanlık alan veya faz kontrast mikroskopta hızlı hareket eden bakterilerin görülmesi tanıya yardımcı bulgulardır. Dışkıdaki diğer flora bakterilerinden farklı yapıları gram boyasının tanıda yardımcı olmasını mümkün kılar. Dışkının gram boyası ile boyanması ile C, S; veya martı kanadı görüntüsünde virgüle benzer bakterilerin görülmesi tanı için önemli bir ipucudur. Kesin tanı için dışkı kültürü yapılır. Rektal sürüntü ve dışkı örneğinin olabildiğince çabuk ekilmesi önemlidir. Kültür için Campy BAP özel besi yeri kullanılır. Dışkıyı membran filtreden süzerek daha sonra çukolata agar selektif olmayan gibi bir besi yerine ekmek kullanılabilecek bir diğer kültür yöntemidir. Mikroaerofilik atmosfede ve 42º de inkubasyon üremeyi kolaylaştırır.

Tedavi : Gerekiyorsa sıvı ve elektrolit tedavisi yapılır. Olguların birçoğu kendiliğinden düzelebilir bu nedenle antibiyotik tedavisi tartışılabilir. Özellikle erken başlanan antibiyotik tedavisi semptomların süresini kısaltmada yararlıdır. Ciddi seyir gösteren olgularda antibiyotik tedavisi gerekir. Ateşin yüksek , dışkılama sayısının 8 den fazla olduğu , kanlı ishalin görüldüğü olgularda ve hastalığın bir haftadan fazla sürmesi halinde antibiyotik kullanımı uygun olur. Tercih edilecek antibiyotik eritromisindir. Eritromisin 4X250 mg / gün dozunda 5-7 gün süreyle verilir. Eritromisin kullanılamayan olgularda siproflosasin 2X500mg 7gün dozunda kullanılabilir. Ancak son yıllarda siprofloksasin direnci giderek artmaktadır. Bakteriyemi gelişen hastalarda imipenem, aminoglikozid ve kloramfenikol gibi diğer bazı antibiyotikler kullanılabilir.

Motiliteyi azaltan ilaçların kullanımı ishal süresini uzatmakta ve prognozu olumsuz etkilemektedir.

*

Dizanteri
Dizanteri Alm. Dysenterie, Fr. Dysenterie, İng. Dysentery. Şiddetli ishal ile karakterize bir kalın barsak hastalığı. İki ana şekli vardır: Basilli dizanteri ve amipli dizanteri. Dizanteri eskiden beri bilinen bir hastalıktır. Amipli ve basilli dizanteriler arasındaki ayırım ancak son yüzyılda tesbit edilmiştir. Önceleri bu iki tip dizanteri birbirine karıştırılmıştır. Eldeki bilgilere göre dizanteriyi ilk defa M.Ö. 380’de İran ordusundaki bir salgın sırasında Herodotus tesbit etmiştir. Askeri hareketlerde, savaşlar esnasında, toplumların kötü beslenme şartları ve göç gibi sağlık kurallarına dikkat etmedikleri zamanlarda sık sık dizanteri salgınları görülmüştür. Basilli dizanterinin benzeri belirtileriyle seyreden amipli dizanteri 1859’dan sonra ayırt edilmeye başlandı. 1898’de Shiga, Japonya’da dizanterili hastalardan dizanteri basilini üretti, şifa bulduktan sonra, bunların büyük abdestten kaybolduklarını tesbit etti. Basilli dizanteri salgınlar yapabilmekte, amipli dizanteri ise tek tük vak’alar halinde görülmektedir.

Basilli dizanteri

Shigella grubu mikroplar tarafından meydana getirilir. Tek tük vak’alar halinde yurdumuzun her yerinde devamlı olarak vardır. Şartlar müsait olunca salgınlar da yapar. Dizanteri basilinin kaynağı insanlardır.

Bulaşma: Direkt temas ile veya su, besin maddeleri ile dolaylı yoldan olur. Direkt bulaşmada, hastanın ellediği kapı tokmakları, çatal, kaşık, bardak, havlu ve hela musluklarından alınan basiller de söz konusudur. Dizanteriyi hafif geçirenler, yatmaya ihtiyaç duymadan ayakta gezenler, hastalığı kolayca yayarlar. Bir insanda hafif hastalık yapan dizanteri basili, diğer bir insanda ağır bir hastalık tablosuna yol açabilir. Hastalığı hiçbir belirti vermeden geçiren dizanteri taşıyıcıları da vardır. Dolaylı bulaşmada besin maddelerinin mikropla kirlenmesi durumu görülür. Portör (hastalığı belirti vermeden taşıyan) satıcı, aşçı, garsonların ve diğer gıda ile uğraşanların basili bulaştırması ile ekmek, süt, su, salata, meyve gibi pişmeden yenen ve içilen maddelerden, hastalık kolayca alınmaktadır. Dizanterinin yayılmasında karasinekler de rol oynar.

Dizanteri salgınları yaz aylarında çıkar. Denize dökülen lağımlardan karışan basillerle plajlarda hastalığı almak mümkündür. Dizanteriye her cins ve yaştaki kişiler yakalanabilir. Çocuk ve yaşlılarda, diğer bir hastalığın nekahatinde bulunanlarda, dolaşım yetmezliği olanlarda, hamilelerde ve veremli olanlarda ağır seyreder. Hastalığın kuluçka süresi, ortalama olarak 3-6 gün arasında değişir.

Belirtileri: Kuluçka dönemini takiben ani olarak başağrısı, halsizlik, kusma, titreme ile ateş yükselir. Karın ağrısı ile birlikte ishal başlar. Hasta günde 10 ile 120 kere arasında helaya gider. Büyük abdest içinde kan, balgam ve cerahat mevcuttur. Dışkılama karın ağrısını takib eden buruntuyla başlar. Arkasından şiddetli bir ağrı ile barsak muhteviyatı dışarı atılır. Bazan hasta helaya gidemeden yatağına dışkılar.

Dilin üstü paslıdır. Hastalık ilerledikçe dil şişer. Karın muayenesinde kalın barsaklar sucuk gibi ele gelir ve ağrılıdır. Ayrıca, mide-barsak sindirim salgısında azalma olduğundan hazımsızlık da ortaya çıkar. Barsakta gaz vardır. İdrar yaparken yanma, bazan durdurulamayan hıçkırık vardır. Tansiyon, hastalığın 2-3. günü düşer, nabız sayısı artar.

Çocuklardaki dizanteri daha değişik seyreder. Çocuklarda sinir sistemi belirtileri fazladır, huzursuzluk, durgunluk, havaleyle seyreder. Su kaybı belirtileri çoktur. Dışkıda balgam boldur. Dışkı yeşil renktedir. Dizanteri erişkinlerde 10-15 gün sürer. Müzminleşen dizanteri ise gelip geçici şifalarla senelerce sürebilir. Uygun bir tedavi ve rejimin yapılmaması ve basilin hususiyetlerine bağlı olarak dizanteri müzminleşebilir. Müzmin dizanterinin iki şekli vardır:

Dispeptik müzmin dizanteri: Büyük abdestte kan ve balgam kaybolduğu halde ishal devam eder. Besinlerin hazmedilememesi söz konusudur. Büyük abdest oldukça fena kokuludur. Kalın barsakta ülserli ve kanayan noktalar vardır.

Komplikasyonlar (Hastalığın seyrinde ortaya çıkabilen durumlar): Makat çevresi apseleri, prolapsus ani (makatın dışarı çıkması), sidik kesesi iltihabı, dizanteri romatizması, göz kapağı mukozasının iltihabı (konjiktivit), idrar yolu iltihabı, kaslarda felç nadir de olsa görülebilir. Dizanterilerde ölüm oranı % 5-10 arasında değişir. Çocuk ve yaşlılarda fazladır. Türkiye’de dizanteriden ölüm oranı, batı ülkelerine göre daha düşüktür. Basilli dizanteri tipik belirtileri ile kolayca tanınır. Fakat amipli dizanteriden klinik belirtileri ile ayırt edilemez. Kesin teşhis, büyük abdestten kültür yaparak dizanteri basilini üretmekle konulur.

Tedavi: Hasta, yatak istirahatine alınır (hastahanede yatırmak en uygunudur). Önce beslenmesi ayarlanır. Bol sıvı verilir. Hasta pirinç çorbası ile beslenir. Posa bırakan gıdalar verilmez (sebze, meyve gibi). Midede azalmış bulunan hidroklorik asit, limonata şeklinde veya özel ilaçlarla tamamlanır. Yemekten sonra, sindirim enzimleri ihtiva eden ilaçlar verilir. Yiyebilen hastalara ekşi elmaların rendesi faydalıdır. Şiddetli ağrılara karşı; karın üzerine sıcak su torbaları ve termofor koymak iyi gelir, geceleri ilaç verilir. İshal azalıp büyük abdest şekillenmeye başlayınca, ızgara köfte, pirinç ve patates püresine geçilir. C, K ve B vitaminleri de verilir.

Tedavide ilaç olarak en mühimi, direkt olarak basil üzerine etkili olan ilaçlardır. Bunlar arasında; tetrasiklin, kloramfenikol, sulfamidler ve streptomisin sayılabilir. Bu ilaçlar, mutlaka bir doktorun denetiminde kullanılmalıdır.

Korunma: Hastalar, sağlamlardan ayrılır, büyük abdest dezenfekte edilmeden helalara dökülmez. Dizanteri nekahetleri ve taşıyıcıları, besin maddeleri işçiliğinden muaf tutulur. Sular klorlanır. Sütler iyi kaynatılır veya pastörize edilir, çiğ sebze ve meyveler temiz ve bol su ile yıkanır. Salgınlar esnasında çiğ sebze ve meyve yememelidir. Besinler kara sineklerden korunmalı, el temizliğine itina göstermelidir. Korunmada yaygın olarak kullanılan bir aşısı yoktur.

Amipli dizanteri:

Entamoeba histolytica ismi verilen bir amip tarafından meydana getirilen, dizanteri şeklidir. Bu amip, insanlara ait bir parazittir. Bunun bir canlı hareketli şekli, bir de kist şekli vardır. Tabiatta ancak kist şeklinde bulunur. Amipli dizanteri tropik ve subtropik iklim bölgesinde yaygındır. Birinci Cihan Savaşında Mısır’daki kamplarda esir kalan er ve subaylarımızla yurdumuza gelmiş ve Anadolu’nun soğuk sıcak her bölgesine yayılmıştır.

Amibin kaynağı insanlardır. Canlı şekli dayanıksız olduğundan, bulaşmada önemli değildir. Bulaşmada dayanıklı olduklarından kistler rol oynamaktadırlar. Sulara, çiğ yenen besinlere karışarak hastalığa yol açarlar. Hastalığın bulaşmasında karasineklerin de rolü büyüktür.

Amipli dizanteri tek tük rastlanan bir hastalıktır. Basilli dizanteri gibi salgınlara pek yol açmaz. Ağızdan alınan kistler, doku içinde ilerler, barsakta ülserlere neden olur. Amipler bazan portal damar (karaciğer kapı toplardamarı) içine girerek karaciğere ulaşır, neticede abselere yol açar. Kan yoluyla ulaştığı, diğer organlarda da apse yapabilir. Had amipli dizanteri genellikle kistler alındıktan 8-10 gün sonra ortaya çıkmaktadır.

Belirtileri: Belirtilerin derecesi iklime, kişinin bünyesine ve amibin cinsine göre değişiklikler gösterir. Had amipli dizanteri, hastalığın klasik şeklidir. Belirtiler basilli dizanteriye benzer. Farklı olarak, bunda genellikle ateş yoktur. Ancak barsakta gelişen diğer bir enfeksiyon veya karaciğer apsesi gibi bir komplikasyon olursa ateş yükselir. Hafif belirtiler ve nöbetlerle tanınmayan amipli dizanteri veya had safhadayken yeterli tedavi görmeyen veya hiçbir hekim tarafından müdahale edilmeyen vak’alar müzminleşir. Amip hali denen hafif hastalık, müzmin dizanterinin meydana gelmesinin başta gelen sebeplerindendir. Komplikasyonları: Barsak gangrenleri, barsak kanamaları ve delinmeleri, barsakta kanser gelişimi, hepatit (karaciğer iltihabı) karaciğer absesi ve diğer organ abseleri sayılabilir. Amipli dizanteri; ishal yapan diğer hastalıklarla ve en çok da basilli dizanteri ile karışır. Kesin teşhis; büyük abdestten (tazeyken) alınan bir parçanın mikroskopla incelenip, amiplerin görülmesiyle olur.

Tedavi: En mühim ilaç emetindir. Chloroquine, metronidazol de etkilidir. Diğer hususlar basilli dizanteride olduğu gibidir.

Korunma: En mühim husus, hastaları tedavi etmek, portörlük (taşıyıcılık) ile bulaşmasına engel olmaktır. Diğer hususlar basilli dizanterideki gibidir.

Kaynak: Rehber Ansiklopedisi

*

Gaita kaçırmak
Makattan gaz ve gaita kaçırmaya ANAL İNKONTİNANS denir. İnkontinansın derecesi hafif gaz kaçırmadan, sıvı ve hatta katı gaitayı bile tutamamaya kadar değişen geniş bir yelpazeyi kapsar. Çok sık karşılaşılan bir problem olmasına karşın hastalar genellikle bilgisizlik, ihmal ve en önemlisi utanma gibi nedenlerle hekime başvurmazlar. A.B.D. Illinois Üniversitesinde yapılan bir araştırmada genel toplumda gaz- gaita kaçırma sıklığı % 2.2 olarak bulunmuştur. Bunlarında % 60 ı kadın olarak saptanmıştır.

SEBEPLERİ NEDİR ?

  • Anüs etrafındaki büzücü kasların bir şekilde yaralanması, gücünü kaybetmesi sonucu oluşur.
  • İleri yaş (65-70 in üstü)
  • Anüs bölgesinde yapılan yanlış operasyonlar ( özellikle hemoroid ve fistül ameliyatları).
  • Anüs bölgesi infeksiyonlarında,
  • Anüs kaslarına olan travmalarda
  • Rektumun anüsden dışarı sakması ( REKTAL PROLAPSUS ) durumlarında,
  • Doğum sırasında oluşan yaralanmalarda,
  • Çok doğurmuş kişilerde,
  • Nörolojik bozukluklarda, nal inkontinans görülebilir.

    TEŞHİS İÇİN NELER YAPILMALIDIR ?

    Burada teşhisten amaç makat (anüs) kaslarının durumunu ortaya koymak için yapılacak çalışmalardır. Çünkü kaslardaki harabiyete göre ameliyat yapılacaktır. Bu nedenlede şu tetkikler yapılmalıdır; Anüs ve rektumun basınç (manometrik) ölçümleri, EMG tetkiki ve endorektal ulrasonografi tetkikidir.

    TEDAVİSİ NASILDIR ?

    Herşeyden önce bu hastaların çekinmeden cerraha başvurması gerekmektedir. Anal bölgenin yukarıdaki tetkiklerle iyi bir değerlendirilmesi yapıldıktan sonra hafif durumlarda bazı egzersizler ve ilaçlarla, ileri durumlarda ise tekniğine uygun yapılacak ameliyatlarla gayet iyi sonuçlar alınmaktadır
  • *

    Gilbert hastalığı
    Doğumsal ve ailevi bir hastalıktır. Nadiren görülür. Hafif olan olgularda hastalığın farkına varılmaz. Mekanizması tam olarak bilinmemekle birlikte, karaciğer hücreleri kandaki bilirubini alamamaktadır. Bazı hastalarda karaciğer içerisine giren bilirubinin ancak bir kısmı konjüge hale çevrilebilir. Bu durumda indirekt bilirubin 10 mg a kadar çıkabilir.

    Hafif derecede bilirubin artışı ile seyreden bir hastalıktır. Serumda indirekt bilirubin değerlerinin arttığı gözlenir. Toplam bilirubin düzeyi 2-5 mg civarındadır.

    Doğuştan olmakla birlikte, 15-45 yaşlarında ve erkeklerde sık olarak görülür. Zararsız bir sarılık türüdür.

    Hastalarda bilirubinin arttığı dönemlerde hafif bir halsizlik, bulantı ve karın üst kısmında ağrılar meydana gelebilir. Karaciğer ve dalakta büyüme olmaz.

    Karaciğer testleri ve SGOT, SGPT değerleri normaldir. Karaciğer biyopsisi normaldir. Hemolitik anemi hastalığı ile karışabilir, ancak kan sayımı ile kolayca ayırt edilebilir.

    Hastalık şiddetlenme ve hafifleme şeklinde seyreder. Yorgunluk, açlık, heyacan ve üzüntülerin sarılığın ortaya çıkışında ve alevlenmesinde etkili olduğunu gösteren çalışmalar vardır.

    Tedavi gerektirmez, sarılık bir kaç günde kendiliğinden kaybolur. Uzun süren sarılıklarda barbitüratlar verilebilir.

    *

    Hepatit
    Alm. Leberentzündung, Hepatits (f), Fr. Hepatite (f), İng. Hepatitis. Karaciğerin iltihâbî hastalıklarına verilen isim. Genellikle sarılıkla kendini gösteren hepatitlerin seyrinde karaciğer yetmezliği belirtileri de ortaya çıkabilir. Hepatiti yapan birçok sebeb olabilir. Bunların başında virüsler gelir. Ayrıca parazitler, mantarlar, bakteriler, alkol, bâzı ilaç ve zehirler de hepatite yol açmaktadırlar. Hepatitlerin had ve müzmin şekilleri vardır.

    Had viral (virüs tarafından yapılan) hepatit: Bunu yapan üç tip virüs olduğu kabul edilir. Hepatit A Virüsü “Enfeksiyöz Hepatit”ini; Hepatit B Virüsü “Serum hepatiti”ni yapar. Ayrıca A veya B olmayan bir virüsle de hepatit belirtileri ortaya çıkmaktadır (Non A Non B Virüs Hepatiti). Ayrıca son yıllarda hepatit yapan ve Delta Virüsü adı verilen yeni bir virüs bulunmuştur. Hepatitin bütün şekillerinde karaciğer hücrelerinde ölüm, gribe benzer bir ön dönem, sarılık ve arkasından genellikle şifâ ile sonuçlanan bir olaylar dizisi bulunur.

    Hepatit A Virüsünün 15-60 gün arasında değişen bir kuluçka dönemi vardır. Bu devre B tipinde 60-180 gün arasındadır. A tipi hepatit daha çok ağız yoluyla, B tipi ise daha çok iğne, serum, aşı yapılırken bulaşır. (Ancak bütün bulaşıcı hepatit türleri her yolla bulaşabilir.) Hepatit B’nin seyri daha ağır ve uzun sürelidir.

    Sarılığın belirmesinden 2-14 gün önce hastada; iştahsızlık, halsizlik, bulantı, kusma, ishal, eklemlerde ağrı, ateş, öksürük, nezle, kas ağrıları, göz yaşarması, kaşıntı gibi belirtilerden birkaçı birarada bulunabilir. Bu belirtiler başlangıç döneminin sonuna doğru giderek azalır, ateş düşer ve sarılık ortaya çıkar. Sarılıklı dönem genellikle 6-8 hafta kadar sürer. Bu dönemde karaciğer büyük ve hassastır. İdrarın rengi iyice koyulaşmıştır. Başlangıçta büyük abdestin rengi açık olabilir.

    Sarılık, ilk olarak gözlerin beyaz kısımlarında kendini gösterir. En son olarak kaybolduğu yer de yine buralardır. Sarılık kaybolduktan 2-6 hafta sonra hasta genellikle tam şifâ bulur. Fakat bu süre bâzan uzayabilir. Hepatit B’den sonra tekrarlayan hepatit atakları sonunda karaciğerde siroz başlayabilir.

    Tedâvisinde istirahat ve uygun diyet genellikle yeterli olur. Diyette karbonhidratlar (şekerli-unlu gıdâlar) bol olmalı, yağlı gıdâlar mümkün olduğu kadar az verilmelidir.

    B Hepatitinde ölüm oranı, A Hepatitine göre daha fazladır. A ve B tiplerinin ayrımı bir takım testlerle yapılabilir. Had seyreden hepatitlerin sarılıksız şekilleri de vardır. Bunların teşhisi ancak hekimin tahmin ederek karaciğer testlerini yaptırması ile olabilir. Bu şeklin müzminleşme ihtimâli daha fazladır. Had Hepatitlerin nâdir görülen, karaciğer yetmezliği ile sonuçlanan ve genellikle ölümle biten bir şekli daha vardır. Buna “Fulminan Hepatit” denilmektedir.

    Müzmin hepatitler: Doğrudan doğruya müzmin olarak başlayabileceği gibi had bir hepatit de müzminleşebilir. Müzmin hepatitler iki çeşittir. Bunlardan Aktif Müzmin Hepatit kötü gidişlidir; siroz veya karaciğer kanseri ile sonuçlanabilir. Persistan Müzmin Hepatit ise iyi seyirlidir ve mutad olarak şifâ ile sonlanır.

    Hepatitli hastanın idrar, dışkı, kan ve salyası bulaştırıcıdır. Bu tip hastalarla temas sınırlı olmalıdır. Temastan sonra ellerin sabunlu suyla yıkanması korunma açısından faydalıdır. Hepatitli şahısla temas edip virüs aldığı tahmin edilen kişilere, pasif bağışıklık sağlamak için gamaglobulin enjeksiyonu yapılması (kas içine) faydalı olmaktadır. Son yıllarda Hepatit B Virüsüne karşı aşı geliştirilmiştir, fakat pahalı olduğu için yaygın kullanımı yoktur. Hepatitli hastalarla sık teması olan kimselere ve sağlık personeline uygulanmaktadır.

    Diğer bilgiler

    Hepatit, bir karaciğer hastalığıdır. Pek çok türü vardır.

    Hepatit Çeşitleri ve Bulaşma Yolları
    Hepatit Çeşitleri Bulaşma Yolları
    A Kontamine yiyecek ya da su ile oral yolla
    B Kan/vücut sıvıları ve anneden çocuğa
    C Kan/vücut sıvıları ve anneden çocuğa
    D Kan/vücut sıvıları (sadece hepatit B virüsü ile bulunabilir)
    E Kontamine su ile oral yolla
    G Kan


    Hepatit Oluşumunun Nedenleri

  • Viral hepatit, virüsler tarafından meydana gelen bir karaciğer hastalığıdır.

  • Alkole bağlı toksik hepatit, aşırı alkol kullanımı sonucu meydana gelen hepatittir.

  • İlaca bağlı toksik hepatit, tedavide kullanılan çeşitli ilaçların sebep olduğu hepatittir.

  • Bazı kimyasal maddelere bağlı hepatitler.

  • Otoimmun hepatit, bilhassa menapoz yaşı kadınlarda görülen, henüz sebebi tam açıklanamayan hepatittir.

    Hepatit - Hastalık Terminolojisi

    Akut Hepatit : Vücüdun bağışıklık sisteminin virüsü vücuttan 6 ay içinde temizlediği kısa süreli hepatit.

    Kronik Hepatit : Vücudun bağışıklık sistemi virüsü vücuttan temizleyemediği için, infeksiyonun 6 aydan uzun süre direnç gösterdiği uzun süreli hepatit.
  • *

    Hepatit B
    Çok konuşulmasına, çok adı geçmesine rağmen dünyada 350 milyondan fazla insanın taşıyıcısı olduğu, sessiz ve derinden ilerleyen Hepatit B hakkında ne biliyoruz?

    Hepatit nedir? Nedenleri nelerdir?

    Karaciğerin herhangi bir sebeple iltihaplanmasıdır. Hepatite yol açan birçok neden vardır: Virüsler, aşırı alkol kullanımı, bazı ilaç ve zehirli maddelerin alınması bu nedenler arasında sayılabilir.

    Toplumda en sık karşılaştığımız hepatit çeşitleri hangileridir?

    En sık karşılaşılan tipleri; A, B, C, D ve E majör tipleri olmak üzere akut viral hepatitlerdir. Hepatit A ve Enin taşıyıcılığı görülmemiştir. İnsandan insana bulaşma akut safhada olur. Hepatit B, C ve D tipleri taşıyıcılığı olan sarılık tipleridir. Hepatit Cnin esas bulaşma yolu kan nakli ile olur. Bulaşma açısından en riskli olanı ise Hepatit Bdir. Dünya nüfusunun üçte biri yani yaklaşık 2 milyar insan bu virüsle karşılaşmıştır. Siroz, karaciğer yetmezliği ve karaciğer kanserine yol açan ve de tedavisi olmayan Hepatit B bu nedenle önemlidir.

    Hepatit B insanlara nasıl bulaşır?

    Hastalığın yayılmasındaki en büyük etken Hepatit B virüsünü kanlarında taşıyan ve hastalık hali göstermeyen taşıyıcılardır. Dünyada 350-500 milyon civarında taşıyıcı mevcuttur. Virüs taşıyıcıdan kan, sperm, vajinal sıvılar, tükürük, anne sütü, idrar ve terle buluşabilir. Virüs bulaşmış kan ve kan ürünleri, cerrahi aletler, enjektör, dövme, akapunktur, kulak delme hastalığı kolaylıkla bulaştırabilir. Bir de horizontal geçiş dediğimiz aynı evde yaşayanlarda görülen bulaşma yolu vardır.

    Belirtileri nelerdir?

    Basit bir gribal enfeksiyon şeklinde çok sinsi başlayıp nadir de olsa aniden karaciğer yetmezliğine sokabilen bir hastalıktır. Sarılık ortaya çıkmadan halsizlik, başağrısı, bulantı, karın ağrısı, kusma ve ateş görülmektedir. Daha sonra gözlerden başlamak üzere bütün vücut sararabilir. İdrar çay rengini alır. Büyük abdestin rengi açılır.

    Kimlerde görülür? Risk grubu var mıdır?

    Çoğunlukla çocuk ve genç erişkinlerde görülmekle birlikte her yaş grubunda görülebilir. Sağlık personeli, diyaliz hastaları, sık sık kan nakli yapılan hastalar, uyuşturucu bağımlıları, eşcinseller, hayat kadınları, Hepatit B taşıyıcısı hastalar, huzurevi, kreş, okul gibi kalabalık kitleler risk grubunu oluşturur. Taşıyıcı olduğu bilinmeyen bir aile üyesi bütün aileyi tehdit edip risk grubuna sokar.

    Hepatit Bnin dünyada ve ülkemizde görülme sıklığından bahseder misiniz?

    Hastalığın yayılmasında en büyük kaynak taşıyıcılardır. Hastalıktan yaklaşık olarak yılda 2 milyon kişi yaşamını yitirmektedir. Hastalığın görülme sıklığı coğrafik bölgeye göre değişiklik gösterir. Ülkemizde ise yüzde 10 oranında yani yaklaşık 5-6 milyon civarında taşıyıcı vardır. Türkiyede bu orana her yıl 25 bin yeni olgu eklenmektedir.

    Nasıl tedavi edilebilir?

    Özel bir tedavisi yoktur. Çünkü hastalığa sebep olan virüsü yok edecek spesifik bir ilaç yoktur. Yatak istirahati şarttır. Bol kalorili diyet yapılır. Alkol ve yağlı yiyecekler yasaklanır. Hastalık müzminleştiği anda interfenon tedavisi denenebilir.

    Hepatit Bden nasıl korunmalıdır?

    HBV enfeksiyonundan korunma, bilinen bulaşma yollarına karşı tedbir alma ile olur. Ancak asıl korumayı temas öncesi yapılacak aşı sağlar. Günümüzde kullanılan aşıların etkinliği yüksektir. Aşılandığında bağışıklık cevabı düşük düzeyde olunan kişilerde ikinci bir aşı programı uygulanmalıdır. Bu sayede yeterli ve kalıcı bağışıklık sağlanabilir.

    Aşı herkese yapılabilir mi?

    Hepatit taraması dediğimiz HBs Ag ve Anti HBs testleri olunarak aşılanmalıdır. Bu testler ve aşı ile kişi Hepatit B hastalığına karşı korunmuş olur

    *

    Kabızlık
    Kabızlık Barsak hareketlerinin seyrek veya yetersiz olmasıyla ortaya çıkan bir durum. Dışkılama sayısı kişiler arasında farklılık gösterir. Kabızlık halinde dışkılama sayısı azalır; dışkı, sert ve düzensiz şekillidir. Sıklıkla karın ağrısı, aşırı gazlanma görülür. Hasta, dışkılama hissi olmasına rağmen, boşalamaz ve sıkıntı duyar.

    Kabızlığın farklı sebepleri olmakla birlikte, büyük bir kısmı şahsın tuvalet alışkanlığı, şahsiyeti, psikolojik durumuyla ilgilidir. Titiz ve her şeyin en iyisini yapmaya büyük gayret gösteren şahıslarda daha sık görülür. Üzüntü, heyecan gibi hallerde ortaya çıkabilir.

    Şahsın beslenme alışkanlığı da kabızlık yapabilir. Posasız gıdalarla beslenme buna bir sebep teşkil eder. Ayrıca yetersiz su ve mayi alınması kabızlığın en mühim sebeplerindendir. Yine hareketsizlik, dışkılama isteğini baskılamada zemin olabilir.

    Tiroit bezinin yeterli çalışmadığı, kanın kalsiyum seviyesinin yüksek olduğu hallerde, depresyon gibi bazı psikiyatrik durumlarda, basur hastalığında kabızlık görülebilir. Bunların dışında kabızlık ve buruntuya sebep olan kalın barsak kanseri de sebepler arasında düşünülmelidir. Dışkının kanlı olması, kalın barsak kanserinin lehinedir. ancak çok zor dışkılama sırasında, basur gibi hastalıklarda da dışkıda kanın görülebileceği unutulmamalıdır. Basurdaki kanama, dışkılamanın sonunda taze kırmızıdır. Kanserdeki kanama, dışkıyla tamamen karışıktır ve sonra gelmez, daha da koyu renktedir.

    Kabızlığın tedavisi için sebebinin tam olarak anlaşılması gerekir. Yukarıda belirtilen bazı hastalıkların tedavisi, belirtileri arasında olan kabızlığı da ortadan kaldıracaktır. Bunun yanı sıra kabızlık çeken şahıslara posalı yiyecekler ve yeterli mayi alınması, düzenli beslenme, her gün aynı saatte ve düzenli tuvalete gitme, tuvalette belli bir süre bekleme, beden hareketleri, özellikle karın kaslarının çalıştırılması tavsiye edilir.

    Bunlarla birlikte dışkıyı yumuşatıcı (laksatifler) ve sakinleştirici ilaçlar kullanılır. Bazı durumlarda lavman da yapılabilir. Her yemekte en az 1-2 bardak su içmelidir. Kabız olanlar, Özellikle spastik kabızlık olup da laksatif ilaç almak durumunda olurlarsa kaydırıcı olanları tercih etmelidir (parafin liquid, lactulose, granocol, normacol gibi). Sabah aç karnına ve yatarken bir su bardağı ılık bal şerbeti içilmesi kabızlığa iyi gelir.

    Kabızlığa karşı tavsiye edilebilecek basit bir yiyecek de un kepeğidir. Hergün birkaç kaşık un kepeği yemek kabızlığı önleyecektir. Hiç değilse ekmek yerken beyaz ekmekten kaçınıp kepek ekmeği, çavdar ekmeği gibi posa bırakan ekmekleri tercih etmelidir.

    Kabızlık, basit bir sorun olarak sanılmakla beraber, tedavisi güç bir sağlık sorunudur. Çünkü, olayın temelinde yatan sorunları ortadan kaldırmadan tedavide başarı sağlamak olanaksızdır. İlaçlar, kabızlığın tedavisinde önemli etkenler olmakla beraber, tedavi bir bütün olarak düşünülmediği sürece, ilaç kullanımının yararı kısa olacak ve sonuçta olumsuz etki bile yaratacaktır. İlaçların alışkanlık yapması olayına gelince. Alışkanlık deyimi biraz yanlış anlaşılıyor. Genellikle bağımlılık anlamına kullanılıyor. Oysa buradaki olay, tolerans gelişmesi, yani aynı dozun eskisi kadar etki etmemesi durumudur ve bu durum, bir çok ilaçta karşımıza çıkabilir. Bu nedenle uzun süre kullanılması gereken bir çok ilaçta zaman zaman aralar vermek ve bu süre içinde aynı etkiyi sağlayacak başka ilaç kullanmak gerekebilir.

    Kabızlığın tedavisine gelince, bu, temelde yanlış beslenme ve tuvalet alışkanlıklarından gelir. Bir insan belirli oranda bitkisel lif almazsa, bağırsağındaki posa oranı düşecektir. Bu da dışkılama refleksi doğurmayacağı için, posanın bağırsakta kalma süresi uzayacak ve dışkı giderek sertleşecektir.

    Bunu önlemek için kepekli ekmek, kabuğu ile meyva, sık sık sebze yemeği ve bol bol salata yemek yararlıdır. Yemeklere, piyasada satılan diyet kepeklerinden katmak ya da kepek tabletleri yutmak da yararlıdır. Kuru meyvalar da bitkisel liften zengindir. Bunları olduğu gibi ya da komposto şeklinde yemek yararlıdır. Ayrıca kabızlık için ağızdan alınan ilaçlar yerine, gliserinli fitiller ya da tüp şeklinde satılan mikro lavmanlar kullanmak, makattan, dışkılama refleksinin doğması açısından, daha doğrudur. Olay tamamen düzelinceye kadar, sindirime yardımcı olması açısından, pankreas enzimli ilaçlar kullanılabilir.

    Öte yandan, her sabah bir bardak su içtikten sonra fitili koymak ve bir süre sonra da, ihtiyaç duyulmasa bile, tuvalete oturmak ve bir süre ıkınmak, bağırsakta düzenli hareketlerin başlaması açısından yararlı olacaktır

    *

    Kalınbağırsak Kanseri
    Kalınbarsak kanseri her yaşta görülebilmesine karşın, hastaların %90'ından fazlası, 40 yaş ve üzerindedirler. Bu yaştan itibaren her 10 yılda bir risk yaklaşık iki katına çıkar. Ailesinde kalınbarsak kanseri veya kalınbarsak polibi bulunanlar ve ülseratif kolit hastalığı olanlarda ortaya çıkma riski artar.

    Polipler ve kanserin erken aşamaları, genellikle belirti vermezler. Bu yüzden 40 yaşından itibaren Rektal Muayene, Sigmoidoskopi ve Dışkıda Gizli Kan Testi mutlaka yaptırılmalıdır. Rektal muayene yani biz doktorların makattan parmakla yaptığı muayene ile, kalınbarsak poliplerinin %80 ve daha fazlasına tanı konulabilir. Dışkıda Gizli Kan Testi, hiçbir belirti vermeyen ve sinsi sinsi kanama yapan poliplerin tanınmasında kullanılır.

    Sigmoidoskopi de ise özel bir alet ile makattan rektum bölgesine girilir ve ışık kaynağı yardımıyla bu bölge ayrıntılı olarak incelenir. Erken dönemde yakalanan kanserlerde iyileşme oranı %80-90 arasındadır. Kalınbarsak kanserleri, selim tabiatlı polipler yani et parçaları şeklinde başlarlar ve zamanla bu polipler kanserleşirler. Kalınbarsak kanserinin önlenmesi için, poliplerin kanserleşmeden tanınması ve cerrahi yöntemlerle çıkarılması gerekmektedir.

    Kalınbarsak kanserinin en sık görülen belirtileri

  • Makattan gelen kanama ve dışkılama alışkanlıklarının değişmesi (kabızlık veya ishal )
  • Karın ağrısı
  • Karında kitle
  • Kilo kaybı
  • *

    Kancalı Kurtlar
    Kancalı Kurtlar İnsan vücuduna girip hastalık yapan parazitlerden. Erginleri, insan ve maymunların ince barsaklarında asalak olarak yaşar. Larvaların ara konağı yoktur. İki tipi vardır: Ancylostoma duodenale ve Necator Americanus.

    Ancylostoma duodenale; Hatay, Adana, Mersin bölgesinde yaşayanlarda % 10 oranında, Necator Americanus ise Rize, Samsun bölgesinde % 80 oranında görülür.

    Taşıyıcı insanların dışkısıyla toprağa karışan yumurtalar uygun şartlarda toprakta 18 ay canlı kalabilirler. Rutubetli, oksijenli, kısa ağaçların gölgesindeki topraklarda (çay ve portakal ağaçlarının diplerinde), 20°C’nin üstünde yaşarlar. Yumurta, toprakta bulaşıcı larva haline dönüşür. Bulaşıcı larva insan vücuduna deriyi delerek girer. Larva dolaşımla akciğerlere, oradan ağıza ve sonra ince barsağa bir haftada gelir. 3-4 haftada erişkin hale döner. Erişkin kancalı kurt 8-10 milimetredir. Ağzı kitinden ve sağlamdır. İki dişi vardır. Erkek ve dişisi ince barsak duvarına yapışıp kan emerek beslenirler. Her erişkin günde 0,2 cc kan emer. Necator Americanus daha az kan emer. Yumurtalarını ince barsağa bırakır. Erişkinleri barsakta 14 yıl gibi uzun süre yaşayabilirler. Genel olarak Ancylostoma duodenale 6-7 yıl, Necator Americanus 2-4 yıl yaşar. Ancylostoma tedaviye dirençli olduğundan ve fazla kan emdiğinden halk sağlığını daha fazla tehdit eder.

    Girdiği yerde kaşıntı olur. Göğüs kemiğinin arkasında ağrı yapabilir. Sindirim sistemine girdiğinde, ağrı, ishal yapar. Ağrı, aç karnına ve yemekten sonra olabilir. Hasta ağrıyı dindirmek için her şeyi yemek ister. Uzun süren vak’alarda anemi (kansızlık), ödem (protein eksikliği sonucu) olur. Çocuklarda beslenme bozukluğu yapar. Zeka ve gelişme geriliği olur. Pyrantel Pamoate ve Mebendazola ile tedavisi kolaylaşmıştır.

    Kaynak: Rehber Ansiklopedisi

    *

     

    Karaciğer kanseri
    Karaciğer Kanserleri(Karaciğerin primer malign tümörleri)

    Karaciğerin primer (kendine has) malign (kötü huylu) tümörleri, bir başka deyişle kanserleri şunlardır: Hepatosellüler karsinom, intrahepatik kolanjiosellüler karsinom, hepatokolanjiokarsinom, hepatoblastom, anjiosarkom, epiteloid hemanjioepitelioma ve diğer sarkomlar (leiomyosarkom, rabdomyosarkom, indiferansiye embriyonel sarkom). Karaciğer kanserlerinin tümüne yakınını hepatosellüler karsinom (HSK) ve intrahepatik kolanjiosellüler karsinom oluşturur.

    1- Hepatosellüler Karsinom (HSK) :

    Karaciğerin en sık (%75) rastlanan primer tümörüdür. Diğer adı hepatomadır. Erkeklerde kadınlardan 5 misli daha fazla görülür. En sık 40-60 yaşlardadır. Kısacası en fazla orta yaş erkeklerde görülür. Dünyada en fazla Güneydoğu Asya ve Güney Afrika'da görülür. ABD'de ise seyrektir; tüm kanserlerin ancak %2,5'udur.

    Etyolojisi bilinmemektedir. Ancak HSK için bazı risk faktörleri mevcuttur: Siroz HSK'li olguların büyük çoğunluğunda (%75-95'inde) risk faktörüdür. Hepatit B enfeksiyonu siroza neden olarak dünyadaki en önemli HSK sebebidir. Hepatit B enfeksiyonu olanlarda olmayanlara göre 20-200 kat daha fazla HSK oluşur. Ayrıca siroz yapan bütün hastalıklar, hepatit C enfeksiyonu, alkol kullanımı, vs. hastalıklar HSK'a yol açabilir.

    Postnekrotik sirozlar, alkolik sirozlar, hemokromatosis, alfa-1-antitripsin eksikliğinde kanser olma riski yüksektir. Primer bilier siroz, kardiak siroz, Wilson hastalığında da orta derecede risk vardır. Aspergillus flavus adlı mantar tarafından üretiien Aflatoksin ile kontamine olmuş tahıl ve yer fıstığı yeme sonucu Aflatoksin alınmasıyla HSK gelişme riski vardır. Uzun süreli androjen kullanımında da HSK sıktır. Şistozomiazis ve klonorşiazis denen parazit hastalıklarının sık görülmesi de risk faktörüdür.

    Klinik bulguları: Hepatomegali (karaciğer büyümesi) Karaciğer üzerinde üfürüm ve frotman olması Assit (karında sıvı birikmesi). Assit hastaların yarısında kanlıdır. Halsizlik, iştahsızlık, kilo kaybı, karın ağrısı (her 3 hastadan birinde) Sirozu olan stabil bir hastada kliniğin aniden bozulması ve ALP artışı Karında kitle olması ve karında sağ üst kadranda ağrı ise karaciğer kanserinde en sık doktora başvurma sebepleridir.

    Tanı : ALP (alkalen fosfataz) belirgin ölçüde artar. Transaminazlar ise (SGOT ve SGPT) hafif artar. AFP (alfa feto protein) artar. Galyum sintigrafisi (fokal dolma defekti olur). Ultrason ile kitle görülebilir, portal vene kitlenin invazyonu gösterilir. BT'de (bilgisayarlı tomografi) kitle görülür. Anjiografide hipervasküler ve tümör kızarıklığı gösteren kitle görülür. Karaciğer biyopsisi yapılarak kesin teşhis konur.

    Tedavi : Etkin bir tedavi yoktur. Tanıyı takiben ortalama yaşam süresi 6 aydır. Tümör karaciğerin tek bir lobunu tutmuşsa o lob ameliyatla çıkartılır. Bu şekilde hastaların %10'u en az 5 yıl yaşama şansına kavuşur. Lezyon bir odağa lokalize ve 3 cm'den küçük ise tümör çıkartıldıktan sonra hastaların yarısında kanser tekerrür etmez. Ana damarlarda tutulum yoksa karaciğer nakli ve kemoterapi denenebilir. Karaciğer kanserinde (HSK) radyoterapi ve kemoterapi tedavisi ile genellikle başarılı sonuçlar alınamaz. Bazı vakalarda radyoaktif işaretli transferin tedavisi yarar sağlamaktadır.

    Metastaz : % 50 olguda metastaz (tümörün başka bir dokuya yayılması) olur. En çok hiler lenf ganglionlarına ve akciğere metastaz yapar.

    2- İntrahepatik kolanjiosellüler karsinom :

    Karaciğer içi safra kanallarının kanseridir. Karaciğer içi safra kanallarının herhangi bir yerinde oluşabilir. Karaciğerin hilusu veya periferik kısımlarında gelişebilir. Karaciğer primer tümörlerinin % 8-25'ini oluşturur.

    Etyoloji : Nedeni büyük ölçüde bilinmemektedir. Hastaların % 10'unda tümör şu etmenlerle ilişkilidir: Kronik ülseratif kolit (tipik olarak primer sklerozan kolanjit ile birlikte oluşur), Caroli hastalığı (idiopatik intrahepatik safra kanalları genişlemesi), konjenital hepatik fibrozis, klonorşiazis, opistorşiazis, hemokromatozis, thorotrast uygulanması, vs. Bu tip kanserlilerin %10'unda siroz vardır. Ancak intrahepatik kolanjiokarsinom'un Hepatit B ile hiçbir ilişkisi yoktur.

    Klinik bulguları : Karın ağrısı, halsizlik, ateş ve kilo kaybı olur. Tipik olarak 50-70 yaşlarında görülür.

    Tanı : Ultrason, BT, ALP artışı ve biopsi (patolojik tanı).

    Tedavi ve prognoz: Hastaların çoğu tanı konulduktan sonra en fazla 1 yıl yaşar. Tümör çıkartılırsa bu süre biraz daha uzayabilir.

    Metastaz : % 75 olguda metastaz olur. En çok lenf ganglionlarına, periton yüzeylerine ve akciğere metastaz yapar.

    3- Hepatokolanjiokarsinom :

    Bu tümörler hepatosellüler ve safra kanalı farklılaşması gösterir. Karaciğer primer tümörlerinin %5 'inden azını oluşturur. HSK'a benzer belirtiler olur.

    4- Hepatoblastom :

    Çok nadirdir. Çocuklarda en sık görülen karaciğer primer tümörüdür.Genellikle 3 yaşından önce oluşur. Erkeklerde kızlardan 2 misli daha fazladır. Doğuştan anomaliler ve hemidistrofi ile ilişkilidir.

    En sık belirtiler (hepatomegali nedeniyle) karında kitle, büyüme geriliği ve kusmadır. Serum AFP değeri olguların %85'inde yükselir ve oldukça yüksek değerlere ulaşır.

    Hepatoblastom soliter, iyi sınırlı, grimsi esmer renkte bir kitle şeklinde görülür. Değişik şekillerde olabilir. Ortalama lezyon çapı 10 cm dir. Bazen 20 cm ye kadar olabilir. Nekroz ve kanama sıktır. Siroz oldukça enderdir.

    Tedavinin başarısı tümörün (hastaların %75'inde gerçekleşebilen) tamamen çıkartılmasına bağlıdır. Tümörün tamamen çıkartıldığı hastaların yarısı nda hayatta kalma süresi uzar. Ameliyattan önce kemoterapi uygulanarak tümörü çıkarılamayan hastalara da ameliyat olanağı sağlanabilir. Tümüyle fetal kaynaklı olan tümörler en iyi prognoza sahiptir, saf anaplastikler ise en kötü prognozlu olanıdır.

    Olguların yarısında metastaz olur. Metastazları genellikle hiler lenf ganglionlarına ve akciğere yapar.

    5- Anjiosarkom :

    Genel anlamda karaciğer sarkomu enderdir. Karaciğer sarkomunun en sık görüleni ise anjiosarkomdur. Tipik olarak 50-70 yaşlarındaki erkeklerde görülür.

    Etyoloji : Vinil klorid, arsenik ve Thorotrast (artık kullanılmayan bir radyolojik kontrast madde), anabolik steroid kullanımı ile yakın ilişkilidir. Tümör, bu maddelere maruz kalmadan 10-25 yıl sonra ortaya çıkar.

    Klinik bulgular : Karın ağrısı, halsizlik, kilo kaybı, karında kitle bu hastaların en çok başvuru sebebidir. Hematolojik bozukluklar (anemi, DIC vs) sıktır.

    Tanı : Ultrason ve BT'de kitlenin görülmesi, ALP atışı, anjiografide defektin gösterilmesi ile tanı konur. Kesin tanı için gerekli olan biyopsi açık yöntemlerle alınır. Zira kapalı karaciğer biyopsisi sonrası öldürücü kanama olabilir.

    Patolojik bulgular : Olguların %75'inde çok sayıda tümör odağı karaciğerin her iki lobunu tutar. Odaklar tek tek, süngerimsi yapıda ve kanamalıdır; büyüklükleri farklıdır.

    Tedavi ve prognoz : Yararlı hiçbir tedavi bulunamamıştır. Hemen hemen tüm olgular tanıdan sonraki 2 yıl içinde (karaciğer yetmezliği ve karın içi kanama nedeniyle) ölürler.

    Metastaz : Olguların %60'ında metastaz olur.

    6- Epiteloid hemanjioendotelyoma :

    Ender görülen bu tümörün etyolojisi bilinmemektedir. Kadınlarda erkeklerden daha fazladır. Prognozu biraz daha iyidir; 5 yıllık survi (sağkalım) %30'dur. Yakın geçmişe kadar yapısı nedeniyle yanlışlıkla kolanjiokarsinom olarak tanı konulurdu.

    7- Diğer sarkomlar :

    Leiomyosarkom ve rabdomyosarkom gibi çeşitleri vardır. Oldukça enderdir. Bunlardan indiferansiye (embriyonel) sarkom erişkinlerde ender görülür ama çocuklardaki karaciğer tümörlerinin ancak %10'unu teşgil eder

    *

    Kılkurdu
    Kılkurdu Özellikle çocuklarda rastlanan bir parazit türü. Dişileri 10, erkekleri 3 mm boyunda olan parazitin adı Enterobius vermicularis’tir.

    Barsak parazitlerinin nematotlar sınıfından olan parazit, insanda kör barsak, apendisit ve diğer kalın barsak kısımlarının içyüzüne başlarıyla tutunarak yaşar. Hamile dişiler geceleri makat civarına doğru hareket edip, bu bölgedeki deriye ortalama 10.000 yumurta bırakarak ölürler. Her yumurta bir embriyon ihtiva eder ve birkaç saat içinde larva haline geçerler. Yumurtaların makattan alınıp ağıza götürülmesiyle barsaklara tekrar yüzlerce yumurta gelir ve bunlardan hemen larvalar çıkar ve birkaç ay geçmeden bu yeni larvalar da yumurtlayacak hale gelirler ve aşağıya hareket edip makat derisi civarına yumurtalarını bırakırlar. Çamaşır ve yataklara da dökülen yumurtalar dış ortamda da canlılıklarını koruduklarından ailenin bir üyesinde kılkurdu bulunması bütün fertlerde de bulunduğu manasını taşır. Bu yüzden tedavi bütün aileye yapılır.

    Belirtileri arasında en dikkat çekicisi, Özellikle geceleri olan makat kaşınmasıdır. Bunun sebebi yumurtalarını bırakmak için olgun dişi parazitlerin aşağılara doğru hareket etmeleridir. Huzursuzluk, uykusuzluk, yatağını ıslatma diğer şikayetlerdir. Kaşınma neticesinde makat bölgesinde ekzama ve iltihabi yaralar teşekkül edebilir. Sabahları ağızdan su akıp yastığı ıslatır.

    Tedavisi: Tedavisi için bütün aile bireyleri ele alınmalıdır. Yemeklerden önce ve tuvaletten çıkınca elleri sabunla iyice yıkamalıdır. Çocukların makatlarını kaşıyıp, ellerini ağızlarına götürmeleri engellenmeli, tırnakları iyice kesilmelidir. İlaç olarak pyrantel pamoat, kilo başına 11 miligram şeklinde tek doz olarak verilir. On beş gün sonra tekrar edilir. Mebendazol (Vermox, Vermazol, Versid), pyrivinium pamoate (Pirok, piramon), piperazine citrate (Siropar, Hemicid, Pipor) müessir olan diğer ilaçlardır.

    Kaynak: Rehber Ansiklopedisi

    *

    Kist hidatik
    Tanım ve Klinik Bilgiler :Echinococcus granulosus, Echinococcus multilocularis ve Echinococcus vogeli’nin oluşturduğu; sıklıkla karaciğer ve akciğerde yerleşim gösteren paraziter zoonotik bir hastalıktır .

    Hastalığın başlarında kistin küçük olduğu dönemlerde uzun yıllar boyunca asemptomatik seyredebilir. Fakat kist büyüdükçe; bulunduğu bölgeye ve oluşturduğu basıya göre belirtiler ortaya çıkar. Karaciğer yerleşiminde sağ hipokondrium ağrısı, bulantı, kusma ve ikter gibi belirti ve bulgular görülür. Akciğer tutulumunda; solunum sıkıntısı, öksürük, hemoptizi, göğüs ağrısı görülür .

    Diğer organ ve sistem tutulumlarında da bu bölgelere ait tablolar ortaya çıkar. Örneğin kafa içi tutulumlarda; baş ağrısı, kafa içi basınç artışı, kusma, şuur kayıpları görülebilir. Myokard tutulumunda ritm bozuklukları, iskemi bulguları, myokard nekrozu hatta rüptürü gelişebilir. Kemik tutulumlarında spontan kırıklara neden olabilir.

    Kistin rüptüre olması durumunda allerjik reaksiyonlar ortaya çıkar. Akciğerdeki kistin rüptüre olmasıyla ağızdan kist sıvısı gelir, boğulmalara neden olabilir.

    Tanı Metodları :
    Tanı; klinik bulgular, radyoloji, etkenin görülmesi ve serolojik yöntemlerle konur.

    Etkenin Görülmesi : Kist sıvısı bronşlara, idrara, safra yollarına veya bağırsağa boşalırsa bu mataryellerde etkene ait yapılar görülebilir.

    Serolojik yöntemler : Ekinokoklara karşı serumda oluşan antikorlara bakılır. Klinik ve radyolojik bulgularla kist hidatik şüphesi oluşan hastalarda serolojik yöntemlere sıklıkla başvurulur. Serolojinin sensitivitesi; karaciğer tutulumunda %80-100, akciğer tutulumunda %50-56, diğer organ tutulumlarında %25-56 dır. Serolojik yöntemler olarak indirek hemaglütinasyon, lateks aglütinasyonu, indirek floresan antikor testi ve enzim immuno assay kullanılabilir.

    Tedavi :
    Ulaşılabilecek bölgelerdeki kistler için ilk tercih edilecek tedavi cerrahi müdahale veya perkütan drenajdır. Ulaşılamayan bölgelerdeki kistlerde, çoklu organ tutulumlarında veya cerrahi esnasında oluşabilecek rüptür ihtimaline karşı 28 gün boyunca; “albendazol 10mg/kg/gün” veya “mebendazol 50mg/kg/gün” kullanılabilir

    *

    Kolera
    orunmak için, meyve ve sebze bahçeleri hiç bir zaman lağım suları ilesulanmamalıdır. Lağım sularının, içme sularına karışmasıengellenmelidir. Yiyecek ve içecekler sinek, böcek ve fare giremeyecekyerlerde saklanmalıdır. Yemeklerden önce ve tuvaletten çıktıktan sonraeller mutlaka sabunlu suyla yıkanmalıdır.

    Vibrio cholerae ve Vibrio El Tor adı verilen bakterilerin sebeb olduğu, çok fazla kusma ve ishal ile seyreden, ölüme kadar götüren bulaşıcı bir ince barsak hastalığı.

    Kolera, çok eski çağlardan beri Hindistan’ın yaygın bir hastalığıdır. 1817 senesine kadar Hindistan dışına çıkmamıştır. 1817’de Doğu Asya’yı kaplamış, 1819’da Afrika’ya, 1823’te ise Rusya’ya ulaşmıştır. 1826’da başlıyan büyük bir yayılma ile Asya, Afrika, Rusya, Türkiye, İspanya üzerinden geçerek Avrupa’yı içine alan bir salgın halini almıştır. 1832’de Kanada’ya atlıyan hastalık bir yıl içinde Kuzey Amerika’ya tamâmen, Güney Amerika’ya da kısmen yayılmıştır. 1846-1883 yılları arasında ise bütün dünyayı kaplayan kolera, milyonlarca insanın ölümüne sebeb olmuştur. 1817-1923 yılları arasında 6 defa büyük yayılma göstermiş, sonra 1960’a kadar yine Hindistan’daki yuvasına çekilmiştir. Bu yıllarda dünyada koleradan olan ölümler gittikçe azalmış ve koleranın kaybolmakta olduğu ümidi uyanmıştır. Fakat 1961’de Seleb Adasında başlayan yeni bir salgın Uzakdoğu, Batı ve Orta Afrika ülkelerine, Rusya, Çekoslovakya, İspanya, Portekiz gibi bazı Avrupa ülkelerine de yayılmıştır. 1970’te İstanbul Sağmalcılar’da başlayan salgında 1160 şüpheli hasta yatırılmış, 50 ölüm meydana gelmiştir. Kolera mikrobu, sebze ve meyveler üzerinde 5-7 gün, suda 15-20 gün, ölüde 3-5 ay canlı kalabilir. 55°-56°C’de 10-15 dakikada, kaynatmakla 1-2 saniye içinde ölür.

    Koleralı hastanın dışkısı, kuru-sıcak ve güneşli bir toprağa dökülürse 5-6 saat, güneş ışınından korunan yerde 8-10 saat, hastalık yapma kâbiliyetini korur. Kağıt paralar üzerinde 2-3 gün canlı kalabilir.

    Kolera, kusmuk ve dışkıdan bulaşan bir hastalıktır. Ara konakçısı yoktur. Bulaşma işinden insanlar sorumludur. Mikroplar; içme, kullanma ve deniz suyunda ortalama 2-3 hafta kadar hastalık yapma kabiliyetini muhafaza eder.

    Hastanın dışkı, kusmuk gibi maddelerine temas edilmesi, bunların içme sularına, pişmeden yenen besin maddelerine bulaşması sûretiyle ağızdan alınır. Mikroplu maddelere el ile temas etmek, koleralının kullandığı aynı tabaktan yemek, aynı bardaktan içmek bulaşmaya sebeb olur. Hastaların kullandığı çamaşır, havlu hatta kağıt paralar da bulaşmadan sorumludur. Karasinekler de kolerayı yaymada büyük ölçüde yardım ederler.

    Mîde ve barsak sağlığı tam yerinde olan bir kimsede kolera kolay kolay meydana gelmez. Mide asidi ve pankreas ifrazında mikroplar ölürler. Mide bozukluğu, asit ve penkreas salgıları düşük olanlarda, alkoliklerde, barsak hastalıkları olanlarda koleraya eğilim vardır.

    Kanalizasyon sularının ve hela sızıntılarının içme sularına karışması hastalığın yayılmasında en büyük rolü oynar.

    Koleranın, Asya kolerası ve El Tor kolerası olarak iki tipi vardır. İkisinin de seyri birbirine benzer. El Tor kolerasında hafif vak’alar ve belirsiz seyreden enfeksiyonlar daha fazla görülmektedir.

    Koleranın kuluçka süresi, birkaç saatten bir haftaya kadar değişir. Âni ishal ve kusmalarla başlar. İshal sırasında karın ağrısı yoktur ve dışkı adeta boşalır tarzdadır. Barsak mukozasına yerleşen kolera mikrobu, toksin (zehir) salgılayarak bu ishale yol açmaktadır. Dışkıda kan ve sümüksü madde yoktur, kokusuzdur, pirinç suyunu andırır ve içinde pişmiş pirinç tânelerine benzer beyaz maddeler vardır. Kusmalar da genellikle fışkırır tarzdadır.

    Ağır vak’alarda ishal sayısı günde 15-30 defaya çıkar. Kusmalarla beraber koleralının kaybetiği sıvı, günde 3-20 litre arasındadır. Sıvı kaybına bağlı olarak dil kuru, dudaklar mor, gözler çökmüş, yüz ızdıraplı ve endişelidir. Deri soğuk, yapışkan ve buruşuktur. Eller, çamaşırcı eli denilen şekilde buruşmuştur. Vücut sıcaklığı 32°-35°C’ye kadar düşebilir. Kalp atımı hızlanır. Fazla su kaybeden hastalarda kramplar meydana gelir. Gebelerin yarısında düşük meydana gelir. Hastaların % 10 kadarında böbrek yetmezliği gelişir. Oligüri (az idrar çıkarma) veya anuri (hiç idrar çıkaramama) hâli görülür. Anuri 24 saatten fazla sürerse ölümle neticelenir. Ölüm, genellikle sıvı ve elektrolit (sodyum, potasyum, klor...) kaybı sebebiyle meydana gelir.

    Portör (taşıyıcı şahıs), hastalık göstermez ama mikrop kendisinde vardır ve çevresine bulaştırır. Kolerada portörlük sık görülmekle beraber genellikle bir haftayı geçmez. Hastalığı geçiren yaşlı şahısların az bir kısmında, kolera mikrobunun safra kesesine yerleşmesi sonucu müzmin portörlük meydana gelebilir. Hastalığın yayılmasında portörler büyük tehlike arz ederler.

    Koleralı hastanın tedâvisi hastânede yapılır. Tedâvinin esâsı, hastaya kaybettiği su ve elektroliti vermektir. Bunun için hastanın çıkardığı sıvı miktarı ölçülür gerekli tuzları da ihtivâ eden yeterli miktardaki sıvı, hafif vak’alarda ağızdan ağır vak’alarda ve kusma sebebiyle ağızdan alamayacaklarda damar yolundan verilerek karşılanır. Tetrasiklin grubu antibiyotikler ve kloramfenikol, tedâvîde etkilidirler, fakat hiçbir zaman sıvı tedâvisinin yerini alamazlar. Bu ilaçlar verildiğinde hastaların ve portörlerin dışkısındaki mikroplar, daha çabuk kaybolur ve bu hastalarda sıvı tedâvisi süresi kısalır.

    Koleranın kontrolü için hastaların ihbârı ve tecridi, hastanın çıkardıklarının dezenfekte edilmesi, şüpheli kimselerin dışkılarında mikrop aranarak portör olanların tecrit ve tedâvisi gerekir. Hasta ile temas edenler veya kolera bulunan bölgeden gelenler beş gün süreyle karantinaya alınırlar. Dezenfekte edilmiş bol su sağlanmalı ve düzgün lağım tesisatı bulunmayan yerlerde gerektiği şekilde uygun helâ çukurları açılmalıdır. Taşıyıcı rolüne engel olmak için karasinek savaşı yapılmalıdır.

    Kolera görülen bir bölgede, sokakta her türlü yiyecek ve içecek satılması, lokantalarda soğuk içecek ve yemek servisi yapılması yasaklanır.

    Bir ferdi hastalanan ev halkının % 40-60’ı, portör olabilir. Ev halkına 5 gün süreyle 1 gram tetrasiklin verilir.

    Çiğ ve pişirilerek yenen yiyeceklere, septik çukurlara ve karasinek mücâdelesine bildirilen usullerle gereken önem verilmelidir. Evde kullanılan sular ve kuyular kesinlikle klorlanmalıdır. Sular, klor ilavesinden yarım saat sonra kullanılmalıdır. Bulaşma şüphesine karşı, suyu kaynatarak kullanmak en emin yoldur.

    Salgın zamanlarında bir bölgede ölenlerin hepsi kolera hastâneleri eliyle gömülür. Ölüler bu konuda korunma tedbirlerini bilen ve ihmal etmeyen kabiliyette kimseler tarafından yıkanmalıdır. Mezarlar, yeraltı suları ile ilgisi olmayan yerlerde ve derin açılmalıdır.

    Altı aydan küçüklere, gebeliğin ikinci yarısında olan kadınlara ve müzmin kalp, böbrek, karaciğer ve kan hastalığı olanlara, aktif veremli, romatizmalı kimselere kolera aşısı yapılmaz. Aşı 4-6 ay kadar koruyuculuk sağlar. Ortalama olarak % 50 oranında bağışıklık sağlayabilmektedir. Daha etkili kolera aşısı hazırlanabilmesi için çalışmalar ve araştırmalar yapılmaktadır. Kolera aşısı, tetanoz aşısı gibi yaygın olarak ve her zaman yapılan bir aşı değildir. Ancak salgın zamanlarında risk altındaki toplumu korumak için yapılır.

    *

    Mide kanseri
    MİDEKANSERLERİ



    MİDE KANSERİ

    Dünya üzerinde bazı ülkelerde sık görülmesi, bu kanserin genetik faktörlerle ve yeme alışkanlıkları ile ilgisi olduğunu göstermektedir. Özellikle Japonya başta olmak üzere, Çin ve İrlanda da bu hastalık sık görülmektedir.

    Erkeklerde kadınlardan 2 kat daha sık görülür. Bu hastalık genellikle 60-70 yaşlarında sık olarak görülmektedir.

    Mide kanserinin en sık görüldüğü yer küçük kurvatur ve antrumdur.

    EPİDEMİYOLOJİ

    Dünya üzerinde bazı ülkelerde sık görülmesi bu kanserin genetik faktörlerle ve yeme alışkanlıkları ile ilgisi olduğunu göstermektedir. Özellikle Japonya başta olmak üzere, Çin ve İrlanda da bu hastalık sık görülmektedir. Erkeklerde kadınlardan 2 kat daha sık görülür. Bu hastalık genellikle 60-70 yaşlarında sık olarak görülmektedir.



    RİSK FAKTÖRLERİ

    Düşük sosyo-ekonomik düzey

    Çevre şartları

    Diyet (Nitratlar, dumanlı yiyecekler, yüksek derecede tuzlu gıdalar)

    Birinci derece akrabalarında mide kanseri hikayesi olanlar.

    Atrofik gastriti olanlar

    Helicobacterpylori enfeksiyonu olanlar

    Billroth-2 ameliyatı olanlar (Mide ülserlerinde uygulanan birameliyattır)

    Adenomatöz mide polipi hastalığı olanlar

    Menetrier hastalığı olanlar

    A kan grubu



    MİDE KANSERLERİ EN ÇOK NERELERDE GÖRÜLÜR

    Mide kanserlerinin büyük bir kısmı antrum veya küçük kurvatur üzerindeki bölgelerde görülür.



    MİDE KANSERLERİ EN ÇOK PATOLOJİK FORM OLARAK KARŞIMIZA NASIL ÇIKAR?

    Mide kanserlerinin büyük bir kısmı adenokarsinom olarak patolojik olarak saptanır.



    MİDE KANSERİ BELİRTİLERİ NELERDİR?

    Karın üzerinde mide bölgesi ve onun etrafındaki bölgede rahatsızlık hissi ağrı ve ağırlık hissi...

    Kısa sürede kilo kaybı (Bunu aylarla ifade etmemiz sanırım doğru olacaktır). Kanserli hastalar genellikle kısa sürede yüksek kilo kaybına uğrarlar.

    Bulantı ve kusma

    Kaşeksi (Şiddetli zayıflama)

    Yemeklerden sonra rahatsızlık hissi

    Sindirim sisteminde kanama veya gizli kanama

    Erken doyma hissi

    Hastaların 2/3'ünde demir eksikliği anemisi



    TEŞHİS

    1.) Çift kontrastlı baryumlu mide grafisi:

    Halk arasında ilaçlı mide filmi denilen görüntüleme yöntemidir.

    2.) Gastroskopi (endoskopi):

    Ağızdan girilerek mideye kadar gönderilen içerisinde optik bir görüntüleme sistemi olan bir boru yardımıyla yapılır. En duyarlı ve en özgün teşhis yöntemi budur. Bu yöntemle hekim mide yüzeyini çıplak gözle görebilir ve şüphe edilen bölgelerden biyopsi ile parça alıp patolojik incelemeye gönderir, buda şüphe edilen ülser veya kanser dokusunun özelliklerini ayırt edilmesini sağlar.



    MİDE KANSERİNDE TEDAVİ

    Adenokarsinomlarda tedavi:

    Gastrektomi (Midenin tamamen alınması): Bu tür tedavi yaklaşımı hastalarda hastalığın sağaltımı için yegane yoldur. Sadece tümör dokusunu çıkarılması, ender vakalarda sadece mukozada sınırlı tümörlerde yapılabilir. Bu tür bir tümörün varlığında mutlaka bilgisayarlı tomografi, veya endoskopik ultrasonografi yaparak tümör dokusunun çıkarılmasına karar verilebilir.

    Lenfomalarda tedavi:

    1.) Düşük dereceli lemfomalarda tedavi:

    Helicobacter pylori enfeksiyonunu tedavi etmek hastaların yarıya yakınında iyileşmeyi sağlar. Bunun dışında kalan vakalara kemoterapi (CHOP tedavisi denilen 4 lü tedavi) uygulanır. Bunlar;

    · Cycloposhosphamide

    · Doxorubicin

    · Vincristine

    · Prednisone

    2.) Yaygın geniş hücreli lenfomada tedavi:

    İki tür tedavi yöntemi vardır;

    a.) Yanlızca kemoterapi( ilaç tedavisi )

    b.) Mide dokusunun ameliyatla bir kısımının çıkarılması+ameliyatı takiben kemoterapi (İlaç tedavisinin uygulanması)

    Leiyomyosarkomlarda tedavi:

    Bunlarda kanserli dokunun çıkarılması ile hastaların büyük bir kısmı tedavi edilebilmektedir.

    *

    Mide ülseri
    Ülser sindirim kanalının mide özsuyu ile temas eden kısmında meydana gelen bir yaradır. Yemek borusu ile midenin birleşme bölgesinde, midede ve mideden hemen sonraki onikiparmak bağırsağında görülebilir. En sık onikiparmak barsak ülserine rastlanır. Fakat son yıllarda ağrı kesici ilaçların yaygın kullanımına bağlı olarak mide ülseri sıklığı da artmıştır.

    Tüm insanların yüzde 5 ile 10unun hayatlarının bir döneminde ülser gelişir. Sık görülmesine karşın sık bir ölüm sebebi değildir. Erkeklerde görülme oranı kadınlara göre daha fazladır.

    Ülser oluşumunda birden fazla etken mevcuttur. En önemli etken; mide özsuyu ve içerdiği maddelerdeki (asit-pepsin) artışın mide duvarına zarar vermesidir. Bunun yanı sıra bu etkenlere karşı mideyi koruyan (mukus, PG) bileşimlerin azalması da mide duvarını asidin etkisine karşı savunmasız bırakarak ülsere yol açabilir. Ülser oluşumuna yol açan bazı dış etkenler de vardır. Bu nedenler içinde; helikobakter pilori infeksiyonu, sigara kullanımı, ağrı kesici ilaç kullanımı, genetik yatkınlık ve stres en sık rastlanılanlardır. Helikobakter pilori son zamanlarda, ülser oluşumunda oldukça etkili olduğu saptanmış bir bakteridir. Bu bakterinin mideden uzaklaştırılmasına yönelik ilaç tedavileri hem ülser hastalığının iyileşmesini hızlandırmakta, hem de tekrarlamasını büyük ölçüde engellemektedir.

    Belirti ve yan etkileri

    Ülserin en sık belirtisi ağrıdır. Ağrı, yanma ve tırmalanma şeklinde olabilir. Hastaların çok büyük bir bölümünde ağrı görülür. Bunun yanı sıra iştahsızlık, bulantı, kusma, şişkinlik ve erken doyma hissi de ülser belirtisi olabilir. Ülser hastalığında özellikle tedaviye gereken önem verilmediğinde dört ana komplikasyon gelişebilir. Bunlar ülserin kanaması, delinmesi, mide çıkışını daraltması ve karın içindeki diğer organlara yapışmasıdır.

    Ülserin teşhisi nasıl koyulur?

    Kesin teşhis radyolojik ve endoskopik inceleme ile konur. Radyolojik inceleme (mide filmi) kolay uygulanan ve nispeten ucuz olan bir yöntemdir. Fakat yüzde 20 oranında var olan bir ülser görülmeyebilir. Endoskopi (bir hortum vasıtasıyla mide ve onikiparmak bağırsağının görülmesi) tanı değeri çok daha yüksek bir yöntemdir. Ayrıca bu işlem sırasında biyopsi (parça) alma imkanı da vardır. Hangi yöntemin ilk olarak tercih edileceği hekime, hastaya ya da tetkiklerin maliyetine göre değişebilir.

    Tedavisi

    Ülser tedavisinin amaçları; ağrının geçirilmesi, ülser iyileşmesinin hızlandırılması ve tekrarın önlenmesidir. Tedavi; ilaç tedavisi ve cerrahi tedavi olarak ikiye ayrılır. İlaç tedavisi çok yönlüdür. Bu tür bir tedavide mide asidini azaltıcı ilaçlar, mideyi koruyucu faktörlerin etkisini artıran ilaçlar ve helikobakter piloriye karşı kullanılan ilaçlar kullanılır. Cerrahi tedavi günümüzde daha çok komplikasyon geliştiğinde tercih edilmektedir.

    Ülser hastalarına beslenme tavsiyeleri

    Diyette baharatlı, baklagiller içeren, çok soğuk besinlerden kaçınılmalıdır. Ancak ülser diyeti bugün artık modası geçmiş bir kavram olarak nitelendirilmektedir. Bu nedenle hastalar, kendilerinde şikayete yol açmayan her besini yiyebilir.

    Eğer bir ülser tespit edilmişse;

  • İlaç tedavinize mutlaka uyunuz.

  • Başta aspirin olmak üzere mümkün olduğunca ağrı kesici kullanmayınız.

  • Yediğinizde size rahatsızlık veren besinlerden uzak durunuz.

  • Sigara içmeyiniz.

  • Özellikle ağrılı dönemlerde alkol kullanmayınız.

  • Stresten uzak durunuz
  • *

    Mide yanması
    Midede, oldukça fazla miktarda asit salgılanmasına karşın,asidin zararlı etkilerinden kendini koruyacak birçok koruma mekanizması da mevcuttur.

    Midenin hareketleri ve içindeki basıncın artması ile mide içeriğinin yemek borusuna geçmesini engelleyen,yemek borusunun mideye giriş seviyesinde KÖS dediğimiz (Kardia özofajial Sfinkter=Yemek borusu alt ucundaki büzük) bir bölüm vardır..

    Sfinkterin yeterli çalışmaması sonucunda, midenin asitli materyalinin yemek borusuna geri kaçması sonucunda mide ekşimesi ve yanması meydana gelir. Yemek borusunun içini örten iç tabakasının aside karşı kendini koruyacak yapısı yoktur. Sonuç olarak fışkıran asidin miktarı ve yemek borusu ile temasta kalma süresi gibi bazı faktörlerin etkisi ile yemek borusu iç yüzeyinin yanması sonucunda hafif kızarıklıktan derin ve kanayan ülserlere kadar değişik hasarlar görülebilir.

    Yemek borusu kendi doğal hareketleri ile kendine gelen asitli içeriği mide içerisinde doğru göndermeye çalışır. Yemek borusunun buhareketlerini bozan bazı hastalıklarda hasarlar daha fazla meydana gelir.

    Normal şartlarda geceleri yatarken ve yemeklerden sonra daha fazla olmak üzere günde yaklaşık on- on beş defa gözlenen normal bir olaydır. Yanmayımeydana getiren nedenlerin başında ( %65-70 ) alt yemek borusu büzüğünün yetersiz çalışması olduğu saptanmıştır.
    Gastro Özofajial Reflü Sendromu,(GÖRS)mide asidinin yemek borusuna doğru fışkırması sonucunda meydana gelen çeşitli durumları ifade etmek için kullanılır. Genellikle mide üzerinde veya göğsün ortasındaki kemiğin altında yanma şeklinde hissedilir. Çeneye ve boğaza yayılabilir. Bazıları boğazında acı ,ekşi, asit tadı alırlar. Hastaların bu yanma belirtileri ikisaat kadar sürebilir. Genellikle, yemek yemeyle artar.

    Midenin on iki parmak bağırsağına doğru boşalmasını azaltan nedenler, mide içeriğinin yemek borusuna doğru fışkırmasını artırmaktadır.(Mide çıkış bölgesindeki darlıklar)
    Yaşlılarda ve özellikle hamilelerde GÖRS'e bağlı mide ekşime ve yanmasına sık rastlanılmaktadır.
    Mide fıtıklarında (diyaframın altında mideyi yerinde tutan bağların zayıflaması sonucu mide üst kısmının göğüs boşluğuna doğru fıtıklaşması ) GÖRS'e bağlı ekşime, yanma çok görülmektedir.

    Belirtiler:

    Göğüs ortasındaki kemiğin altında yanma hissi ;(bu belirti yemek yemekle ,öne doğru eğilmekle artar. Yukarı doğru yayılabilir. Antasit gibi ilaçlarla geçici olarak şiddeti azalabilir)
    Yiyeceklerin veya asitli materyalin ağza gelmesi,yutma güçlüğü, ülserasyon oluşmuşsa ağrılı yutma güçlüğü meydana gelir.
    Göğüs ağrısı;
    Akciğerle ilgili belirtiler (özellikle geceleyin fışkırmasının sonucunda müzmin öksürük,ses kısıklığı,ses kalınlaşması,astım ,tekrarlayan, nedeni bulunmayan zatürre atakları(boğaza doğru fışkıran asidik materyalin akciğere kaçmasıyla meydana gelir.) Özellikle gece meydana gelen astım nöbetlerinde reflü araştırmalıdır:

    Teşhis yöntemleri

    Hastanın yakınmalarının tipik olması reflü'yü düşündürmekle birlikte,özellikle reflü sonucunda meydana gelmesi muhtemel hasarın derecesini saptamak üzere şu tetkikler yapılabilir:

    1.Özofagus pasaj grafisi,
    2.Endoskopık yöntemler,
    3.Manometrik yöntemler,( Yemek borusunun hareketlerini ,fonksiyonlarını ölçen kalp elektrosuna benzeyen ,nispeten büyük merkezlerde yapılan bir tetkiktir.)

    Tedavi:
    Yatağın başının kaldırılması,
    Yatmadan önce yiyecek ve içeceklerden uzak durmak,
    Zayıflamak,
    Sigara ve alkolü bırakmak,
    Bazı yiyeceklerden uzak durmak (Tüm yağlı-salçalı yiyecekler,domates,kahve,çay,turunçgiller,asitli yiyecekler gibi...)
    Öne doğru eğilmekten,
    Karnı sıkacak kemer,korse,kuşak ve dar giysilerden kaçınmak.
    Ve ilaç kullanmak

    *

    Pankreas Kanseri
    Hastalığın tanımı

    Pankreastan köken alan tümörlerdir.


    Nedenleri, Görülme sıklığı

    Eşlik eden durumlara rağmen etyoloji bilinmemektedir.

    Eşlik eden durumlar : ırk , diabetes mellitus ( şeker hastalığı ) , tütün , çevresel ve mesleki faktörler ve gıdasal lipidler

    İlginç olan , tütün kullanımının etkisi ile ilgili bulgular düzenlendiğinde pankreatit , alkol ve kahve arasında birliktelik görülmemiştir.



    Etyopatogenez :

    Risk faktörleri :

    Çok muhtemel : ırk, diabetes mellitus, tütün

    Muhtemel : çevresel / mesleki durumlar , gıdasal lipid

    Pankreas kanseri erkeklerde kadınlardan daha sık görülmektedir.

    Ortalama yaş erkeklerde 63 , kadınlarda ise 67 dir.

    İnsidans/ prevalans : Her yıl yaklaşık 28.000 yeni olguya tanı konulmaktadır. Etnik gruplar arasında değişimler vardır. Siyah ırk ve havaililerde sıktır.


    Korunma

    Tütün kullanımı engellenir ( sigara bırakılmalıdır ).


    Belirtiler

    Kilo kaybı ( %90 ), ağrı, iştahsızlık, kaşıntı, diabetes mellitus, malnütrisyon, karaciğer büyümesi, palpabl ( ele gelen ) safra kesesi, karında hassasiyet, kitle, assit ( karın boşluğunda sıvı birikmesi )

    Tanı

    Tripsinojen düzeyi , glukoz testi , amilaz, üst sindirim sistemi grafisi. Bilgisayarlı tomografi : tanı koymak için çok yararlı bir yöntemdir ; radyolojik incelemeden çok daha hızlı ve etkin bir görüntü sağlar. Ultrasonografi, ERCP ( endoskopik retrograd kolanjiopankreatografi ), PTC ( perkütan transhepatik kolanjiografi ), anjiografi, biyopsi, özofagogastroduodenoskopitanı koymakta kullanılan diğer yöntemlerdir.



    Tedavi

    Pankreas tümörlerinde cerrahi tedavi uygulanarak pankreasın bir bölümü çıkarılabilir.

    Tümör gövde ve kuyrukta yer alıyorsa cerrahi girişim zor değildir ; pankreas başı tümörlerinde ise pankreas başının yanısıra safra kesesinin , onikiparmak barsağının ve midenin bir bölümünün de çıkarılması gerektiğinden tedavi daha karmaşıktır. Daha sonra , sindirim kanalının bütünlüğünü korumak için sağlam kalan safra yolları ile pankreas yollarının sindirim kanalına boşalmasını sağlamak gerekir.

    Radyoterapi ve kemoterapi önerilebilir.Ancak bu uygulamalar bu güne kadar radikal bir sonuç vermemiştir.Onkoloji doktorlarının çok zor durumda kaldığı bir sorundur.Kısa süre içerisinde tümör büyüyerek safra yolunu tıkayıp karaciğeri devre dışı bıraktığından,alınan besinlerin karaciğerde değerlendirilerek 12 parmak barsağına gönderildiği noktada tıkanma olduğundan karaciğer ve safra kesesi devre dışı kalıp,billuribin kana geçmektedir.Bunun sonucunda kanın yapısı bozularak beyinsel ve tüm organsal faaliyetlerde aksamalar meydana getirdiği gibi,tüm deri rengini de sarı renge boyamaktadır.Bu durumda yine zaman kazanmak ve safra yollarının sindirim kanallarına boşalmasını sağlamak için ameliyatla drenaj açılmaktadır.Bu da elbette bir çözüm olmamaktadır.



    Prognoz/Hastalığın gidişi

    Klasik tedavilerle,üç yıllık yaşam oranı ( survi ) %2,5 ; beş yıllık yaşam oranı %1 dir.

    Potansiyel olarak tedavi edilebilen hastalıklarda cerrahiyi takiben , beş yıllık yaşam oranı yaklaşık % 4 tür.


    Komplikasyonlar ve Riskler

    Ağrı

    Sarılık

    Malnütrisyon

    Diabet





    Aşağıdaki belirtiler olduğunda tanı için mutlaka doktorunuza başvurun



    Sürekli karın ağrısı , iştahsızlık , yorgunluk , sırt ağrısı veya bu hastalığın diğer belirtileri varsa

    *

    Pankreas Kanseri
    Hastalığın tanımı

    Pankreastan köken alan tümörlerdir.


    Nedenleri, Görülme sıklığı

    Eşlik eden durumlara rağmen etyoloji bilinmemektedir.

    Eşlik eden durumlar : ırk , diabetes mellitus ( şeker hastalığı ) , tütün , çevresel ve mesleki faktörler ve gıdasal lipidler

    İlginç olan , tütün kullanımının etkisi ile ilgili bulgular düzenlendiğinde pankreatit , alkol ve kahve arasında birliktelik görülmemiştir.



    Etyopatogenez :

    Risk faktörleri :

    Çok muhtemel : ırk, diabetes mellitus, tütün

    Muhtemel : çevresel / mesleki durumlar , gıdasal lipid

    Pankreas kanseri erkeklerde kadınlardan daha sık görülmektedir.

    Ortalama yaş erkeklerde 63 , kadınlarda ise 67 dir.

    İnsidans/ prevalans : Her yıl yaklaşık 28.000 yeni olguya tanı konulmaktadır. Etnik gruplar arasında değişimler vardır. Siyah ırk ve havaililerde sıktır.


    Korunma

    Tütün kullanımı engellenir ( sigara bırakılmalıdır ).


    Belirtiler

    Kilo kaybı ( %90 ), ağrı, iştahsızlık, kaşıntı, diabetes mellitus, malnütrisyon, karaciğer büyümesi, palpabl ( ele gelen ) safra kesesi, karında hassasiyet, kitle, assit ( karın boşluğunda sıvı birikmesi )

    Tanı

    Tripsinojen düzeyi , glukoz testi , amilaz, üst sindirim sistemi grafisi. Bilgisayarlı tomografi : tanı koymak için çok yararlı bir yöntemdir ; radyolojik incelemeden çok daha hızlı ve etkin bir görüntü sağlar. Ultrasonografi, ERCP ( endoskopik retrograd kolanjiopankreatografi ), PTC ( perkütan transhepatik kolanjiografi ), anjiografi, biyopsi, özofagogastroduodenoskopitanı koymakta kullanılan diğer yöntemlerdir.



    Tedavi

    Pankreas tümörlerinde cerrahi tedavi uygulanarak pankreasın bir bölümü çıkarılabilir.

    Tümör gövde ve kuyrukta yer alıyorsa cerrahi girişim zor değildir ; pankreas başı tümörlerinde ise pankreas başının yanısıra safra kesesinin , onikiparmak barsağının ve midenin bir bölümünün de çıkarılması gerektiğinden tedavi daha karmaşıktır. Daha sonra , sindirim kanalının bütünlüğünü korumak için sağlam kalan safra yolları ile pankreas yollarının sindirim kanalına boşalmasını sağlamak gerekir.

    Radyoterapi ve kemoterapi önerilebilir.Ancak bu uygulamalar bu güne kadar radikal bir sonuç vermemiştir.Onkoloji doktorlarının çok zor durumda kaldığı bir sorundur.Kısa süre içerisinde tümör büyüyerek safra yolunu tıkayıp karaciğeri devre dışı bıraktığından,alınan besinlerin karaciğerde değerlendirilerek 12 parmak barsağına gönderildiği noktada tıkanma olduğundan karaciğer ve safra kesesi devre dışı kalıp,billuribin kana geçmektedir.Bunun sonucunda kanın yapısı bozularak beyinsel ve tüm organsal faaliyetlerde aksamalar meydana getirdiği gibi,tüm deri rengini de sarı renge boyamaktadır.Bu durumda yine zaman kazanmak ve safra yollarının sindirim kanallarına boşalmasını sağlamak için ameliyatla drenaj açılmaktadır.Bu da elbette bir çözüm olmamaktadır.



    Prognoz/Hastalığın gidişi

    Klasik tedavilerle,üç yıllık yaşam oranı ( survi ) %2,5 ; beş yıllık yaşam oranı %1 dir.

    Potansiyel olarak tedavi edilebilen hastalıklarda cerrahiyi takiben , beş yıllık yaşam oranı yaklaşık % 4 tür.


    Komplikasyonlar ve Riskler

    Ağrı

    Sarılık

    Malnütrisyon

    Diabet





    Aşağıdaki belirtiler olduğunda tanı için mutlaka doktorunuza başvurun



    Sürekli karın ağrısı , iştahsızlık , yorgunluk , sırt ağrısı veya bu hastalığın diğer belirtileri varsa

    *

    PH Metri
    PH Metri

    Gastro Özafajial Reflü sendromu; mide sıvısının( asidinin) yemek borusuna doğru fışkırması sonucunu meydana gelen bir rahatsızlıktır. Ülkemizde en sık karşılaşılan mide rahatsızlıklarından biridir. Hastalıkta en sık karşılaşılan şikayetler; midede yanma, ekşime, ve kramptır. Ağrı yeri oldukça karakteristiktir. Mide üzerinde yada göğsün ortasındaki kemiğin hemen altı, ağrının görüldüğü yerdir. Yemek yeme esnasında şikayetler artış gösterir.

    Ülkemizde Reflü hastalığı oldukça sık görülmesine rağmen hastalık ile ilgili istatistiki bir sonuç bulunmamaktadır.

    Mideden salgılanan asidik mide suyu, oldukça tahrip edici bir yapıya sahiptir. Ağız yoluyla başlayan sindirim metabolizmasında şüphesiz en önemli görev mideye düşer. Mide’nin öğütücü hareketleri ve mide sıvısı, besinlerin sindirilmesinde önemli rol onar. Mide özsuyu yani hidroklorik asit, besinlerin parçalanıp içerdikleri vitamin ve minarellerin kana karışımını sağlar.

    Gastro özofajial Reflü, yutma güçlüğü, öksürük, larenjit, astım benzeri solunum problemleri, hatta ses kısıklığına bile neden olur. Yapılan araştırmalar sonucunda, hastalığın kesin teşhisinde bilinen şikayetlerin yeterli olmadığı saptanmıştır.

    Mide problemlerinin yanısıra Akalazya, Yemek borusu kanseri ve ülser gibi hastalıkların da Reflü benzeri yakınmalara neden olduğu bilinmektedir. Her hastalıkta olduğu gibi teşhisin doğru yapılması 2.cil sorunların doğmasına engel olacaktır.

    Reflü, kişilerin sosyal yaşamları ile yakından ilgilidir. Kişinin beslenme alışkanlıkları, duygusal gerilimleri ve hatta kötü alışkanlıkları Reflü hastalığının ortaya çıkışında önemli rol oynar. Kişinin yaşantısında yapacağı küçük değişimler, hastalığın daha çekilebilir hale gelmesini sağlayabilir. Ancak ilerlemiş Reflü vakalarının kontrolü bu kadar kolay değildir.Ciddi Reflüsü olan kişilerin ilaç tedavisinin yanısıra, cerrahi müdahele de görmeleri gerekebilir. Yukarıda bahsedildiği gibi mide sıvısı asidik bir yapıya sahiptir. Mide, bu sıvının varlığı nedeniyle kendini koruyabilme yeteneğine sahiptir ancak yemek borusu bu asidik sıvıya göre kendini ayarlayamaz. Mide sıvısı, bu nedenle yemek borusunda ciddi yanıklara sebep olabilir. Yemek borusu yanıklarında, kişinin iyi değerlendirilmesi ve yapılacak cerrahi girişime kesin karar verilmesi önemlidir. Bu nedenle operasyon öncesi kişilerin PH Metri aracı ile 24 satlik aktivitesi değerlendirilmelidir. Tedavi edilmeyen Reflü ileride mide kanamalarından kansere kadar diğer hastalıkların yolunu da açar.

    24 saat PH Metri nedir?

    24 saat PH Metri incelemesi, yemek borusuna geri kaçan mide sıvısının içeriği ve miktarı bakımından en doğru bilgiyi veren yöntemdir. İnce bir kateter yardımı ile burundan yemek borusunun mide ile birleştiği 5 cm’lik bölüme yerleştirilen kateter, hem midenin hem de yemek borusunun durumu hakkında bilgi verir. Dışarıda kalan kateter ucu, walkman büyüklüğünde bir cihaza bağlanır ve bu cihaz 24 saat boyunca üzerinizde kalır.

    Bu alet sayesinde midenin asit oranının günün hangi saatinde ve hangi aktivitenin sonunda arttığı /azaldığı yada yemek borusuna ne kadar kaçırdığı hakkında geniş bilgi toplanır. Bele bağlanan walkman büyüklüğündeki bu cihazın üzerinde bulunan butonlar, mide hakkında kesin bilgi sahibi olunması için önem arz eder. Monitörün üzerinde 3 adet buton bulunur. Bunlardan birinci; kalp ağrısı hissedildiğinde, 2. ci; yemek yeme zamanlarında, 3. ‘sü ise dinlenme halinde basılması gereken butonlardır. Cihaz takılmadan önce hastaya gerekli uyarılar ve makinenin kullanımı öğretilir.

    24 saat sonucunda makinenin hafızasına kaydettiği bilgiler, hekim tarafından değerlendirilmek üzere bilgisayara aktarılır. Reflü’nün fiziksel aktivite, yemek, göğüs ağrısı ve kalp ağrısı ile ilişkisi araştırılır.

    Testten önce

    Doktor başka türlü önermediyse, mide asit salgısını baskılayan ilaçlar veya antiasitler, testten 48 saat önce kesilmelidir. İşlem sırasında hastanın burnu ve boğazı, lokal anestezik spray ile uyuşturulur. İşlem başlangıcında birkaç dakika süren hafif bir rahatsızlık hissedilebilir. Ancak bu ince kateter dakikalar ilerledikçe kolay tolere edilir. Kateter yerleştirildikten sonra nefes alma, konuşma ve yemek yemede ciddi bir aksama olmaz.

    Test sırasında

    Kayıt cihazı belde taşınabilecek boyutta olup, günlük normal yaşantıyı etkilemeden her yere gidilmesine izin verir. Ancak bu şekilde doktor, olayların günlük yaşantı ile yemek borusu arasındaki ilişkisini anlayabilir. Test sırasında günlük aktiviteleri kaydetmek çok önemlidir, doktorun gösterdiği şekilde cihazın düğmeleri kullanılır.

    Test sırasında cihazın pili çıkarılmamalı ve cihaz ıslatılmamalıdır (duş alınmamalıdır), aksi taktirde işlem kesintiye uğrar ya da sonlanır.

    İşlem sırasında bir sorun olduğu taktirde doktora haber verilmelidir.

    Testten sonra

    Test bitiminde kateterin çıkarılması için hastaneye gidilir. Doktor kayıt verilerini analiz için bilgisayara yükleyerek durumu değerlendirir ve sonuç raporunu düzenler

    *

    Pilor stenozu
    Mide çıkışı tıkanması, sindirilen gıdaların mideden ince barsağa geçtiği yerde meydana gelen tıkanmadır. Mide çıkışı tıkanması, yeni doğmuş yaklaşık 150 erkek bebekte 1 ve 750 kız bebekte 1 gibi oranla etkili olur. Bu şekilde doğan bebeklerden takriben %15 inin ailesinde kusurlu geçmiş olmasına karşın, asıl neden bilinmemektedir.

    Bebeğiniz mide tıkanması ile doğmuş ise, semptomlar genellikle bebek 2 ve 3 haftalık olduğu zaman başlar, ilk semptomlar, yenen gıdaların çıkarılması ve her ne kadar gerçek kusma kadar güçlü değilse de, kusma gibi ortaya çıkar. Nadiren, kusma ile birlikte kan da gelir. Kusma tipik olarak beslenme esnasında ya da beslenmeden kısa birsüre sonra meydana gelir; fakat saatlerce sonra da ortaya çıkabilir. Kustuktan sonra bebek tekrar kendini aç hisseder ve beslenmek ister.

    Mide çıkışı tıkanması olan bebek, barsaklarına çok az yiyecek geçtiği için, çok az dışkılar. Bir süre sonra bebek kilo ve su kaybetmeye başlar. Bebeğin gözleri içine çöker ve yanakları kırışır. Bu görünümü ile bebek yaşlı bir insan gibi görünür. Mide çıkışı tıkanması olan bebek, rahatsız görünebilir fakat büyük bir acı çekiyor gibi görünmez.

    Mide çıkışı tıkanması genellikle fiziksel muayene, bebeğin nasıl beslendiğinin öğrenilmesi ve karın bölgesinin muayenesi esnasında mide kapısı bölgesinde sorun olduğunun belirlenmesi neticesinde teşhis edilir. Eğer böyle bir sorunlu bölge hissedilemez ise, ultrasonografik muayene yapılabilir. Mide çıkışı tıkanması ile doğmuş bir bebek damardan sıvı gıda verildikten sonra mümkün olan en kısa zamanda ameliyat edilmelidir.

    Ameliyattan 6 saat sonra bebeğiniz ağızdan beslenmeye başlayacaktır, verilen gıda miktarı yavaş yavaş artırılmalıdır. Çoğu bebekler ameliyattan 2 gün sonra taburcu edilebilirler.

    Mide çıkışı tıkanması olan bir bebeğin iyileşme süresi, teşhisin ne kadar erken yapıldığı ve bebeğin genel durumuna bağlı olarak çok kısa sürede gerçekleşir. Ameliyat nedeni ile ölüm %1 den daha azdır.

    *

    Reflü
    Mide asitinin mideden yemek borusuna kaçmasına denir.

    Genelde yemek borusundaki bir fıtık veya kapakçığın zayıflığı reflüye neden olur. Stres reflüyü arttırır.

    Reflü haslarında sürekli ağızdan gaz çıkarma, yemek borusunda yanma hissi, gögüste yanma ve/veya agrı hissi görülür. Kalp şikayetleriyle karışabilir.

    Kesin tedavisi henuz yok bulunmamakta, yardımcı tedaviler uygulanmaktadır. Tedavisinde ilaç veya proton pompası inhibitörleri kullanılıp asidik ortam nötrlenmeye çalışılır. Ameliyat risklidir ve pek tavsiye edilmez. Yatak başını 30cm yükseltmek, yatmadan 3 saat önceye kadar birşey yememek, mideye dokunan yiyecekleri (çikolata, yağlı yiyecekler, soslar vb.) yememek etkili geçici çözümlerdir

    *

    Safra kesesi taşı
    Safra kesesi, ortalama uzunluğu 10 cm. genişliği 3 cm. olan küçük, kese biçiminde bir organdır. Karaciğerin alt yüzünde, karaciğerle temas edecek biçimde bulunur. Karaciğerde yapılan safra sıvısını depolamakla görevlidir. Yemekler mideden incebarsağa geçtiğinde kasılarak içinde depoladığı safrayı barsağa akıtır. Safra salgısı pankreas salgılarıyla birlikte yediklerimizin sindirilmesine yardımcı olur.

    Safra kesesinde çeşitli hastalıklar görülebilir. Bunlar arasında en sık görüleni taşlardır. Diğer hastalıklar arasında safra kesesi fonksiyon bozuklukları, safra kesesi polipleri ve safra kesesi kanserleri sayılabilir.

    Safra kesesi fonksiyon bozuklukları olduğunda sindirim sistemindeki çalışma düzeninde bazı aksamalar olur. Kese gerekli olan safrayı zamanında incebarsağa boşaltamazsa yenen yiyeceklerin sindirilmesi aksar. Bu nedenle hastalarda mide hastalıklarına benzer şikayetler görülür. Taşların en büyük belirtisi hazımsızlık, şişkinlik, gaz, bazı yiyeceklerin (kızartmalar, yağlı ve yumurtalı yiyecekler, kuruyemiş, baklagiller, çiğ sebze meyveler gibi) dokunması ve karnın sağ üst tarafında yemeklerden sonra ortaya çıkan şiddetli ağrılardır.

    Taş nasıl tespit edilir?

    Safra kesesi taşı şüphelenilen bir hastada, aç karnına yaptırılacak üst batın ultrasonografisi ile taş çok kolayca tespit edilir. Ultrasonografi zararlı hiçbir etkisi olmayan bir teşhis aracıdır.

    Kimlerde görülür?

    Safra kesesi taşı her yaşta görülebilse de en sık orta yaş ve üzerinde, bayanlarda, şişmanlarda ve ailesinde de taş olanlarda görülür. Genç yaşta görülürse hastanın kan hastalıkları yönünden incelenmesi gerekir.

    Tedavi yöntemleri

    Safra kesesi içinde taş oluşmuşsa bunun tedavisi açık ya da kapalı (laparoskopik), tercihen laparoskopik ameliyatla kesenin alınmasıdır.

    Laparoskopik (kapalı) ameliyat

    Bu ameliyat genel anestezi altında; karın bölgesine açılan 3-4 adet 5-10 mmlik küçük kanallardan girilen cihazlar yardımıyla, televizyon görüntüsü eşliğinde yapılmaktadır. 1990lı yılların başından itibaren hızla yaygınlaşan bu yöntem tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de altın standart (ilk tercih edilecek yöntem) haline gelmiştir.

    Laparoskopik ameliyatın çok tercih edilmesinin nedeni

    Bu yöntemin popüler olmasının en önemli nedeni; hastanın, ameliyat sonrasında gündelik hayatına diğer yöntemlerden çok önce dönebilmesidir. Yine, ameliyat yaralarının çok küçük olması nedeniyle konfor ve esteteğin birleşmesi de, popülariteyi artırmıştır.

    Her taş ameliyat gerektirir mi?

    Safra kesesi içinde taş varsa bunun kesin tedavisi ameliyattır. Sadece ameliyatın ne zaman yapılması gerektiği hastaya ve taşlara göre değişebilir. Taşlar küçükse, her yemek sonrası safra kesesi çıkışını tıkayarak çok şiddetli ağrı, bulantı ve kusmalara sebep olur. Eğer taşlar ana safra yoluna düşerse safranın barsağa akması engellenerek sarılığa sebep olması mümkündür. O zaman 1 günde tedavisi yapılacak basit bir ameliyatın şekli değişecek, ameliyatta safra yollarına da müdahale etmek gerekebilecektir. Ya da ameliyat öncesi endoskopik olarak (ağızdan hortumla girilip) ana safra yolunu tıkayan taş çıkartılacak daha sonra laparoskopik ameliyatla kese alınacaktır. Yani böylece işlem uzayacaktır. Eğer taş tek ve büyükse düşme ihtimali olmadığından hemen ameliyat gerekmeyebilir. Ama taşın keseyi iltihaplandırarak üşüme, titreme, yüksek ateş, ağrı, bulantı, kusma yapması ya da uzun süreli tahriş nedeniyle kese içinde kanser gelişimine zemin hazırlaması ihtimali yüksektir. Bu nedenle ne olursa olsun kese içinde taş tespit edildiğinde uygun bir zaman seçilerek laparoskopik ameliyatla kese alınmalıdır.

    Safra kesesinin cerrahi müdahale ile alınması yaşamsal bir sakınca oluşturur mu?

    Kesenin alınması hastada bir eksiklik oluşturmaz. Karaciğerin yaptığı safra kese alındıktan sonra direkt olarak barsağa akar. Bu nedenle ameliyattan sonra, belli bir süre az az ve sık sık beslenmek gerekir. 10-15 gün sonra ise normalden hiç farksız olarak hastalar beslenebilir

    *

    Sarılık
    Deri ve mukozaların (ağız içi, dil, göz akı), bâzı vücut sıvılarının (idrar gibi) safra boyalarıyla çeşitli sebeplerden dolayı sarı renge boyanması hâli.

    Sarılığın gözle görülür hâle gelebilmesi için, kandaki bilirübin’in % 2 mg’ın üstüne çıkması gerekmektedir. Bilirübin (safra boyası) elastik dokuya kolay yapışır. Bundan dolayı elastik, dokuca zengin olan deri, göz akı ve damarlarda sarılık kolayca fark edilir.

    Sarılık, gece elektrik ışığında iyi fark edilemez. Fazla havuç, mısır yiyenlerde, bâzı şeker hastalarındaki sarımsı renk, ilk bakışta sarılığı hatırlatabilir. Bunlardaki sarı-turuncu renk özellikle avuç içlerinde, tabanlarda, kulak arkalarında yerleşmiştir; göz akında görülmez.

    Kandaki kırmızı hücrelerin (alyuvar) parçalanması neticesinde açığa çıkan hemoglobin’den protein ve demir ayrılır, arta kalan kısım, çeşitli safhalar geçirdikten sonra bilirübin’i teşkil eder. Bilirübinin en büyük kısmı retiküloendotelyal sistem hücrelerinden zengin olan karaciğer ve dalakta yapılır. Günde ortalama olarak 6 gr hemoglobinin yakıldığı ve her gram hemoglobinden 40 mg’a yakın bilirübinin meydana geldiği tespit edilmiştir. Kanda normal olarak (100 cc kanda) 0,15 ilâ 0,80 mg arasında bilirübin bulunur. Bilirübin karaciğer hücrelerince kandan alınır, işlenir, suda eriyebilen direkt bilirübin hâline çevrilir ve safra ile ince barsağa atılır. Barsağa atılan bu bilirübinin parçalanmasıyla sterkobinogen, mesobilifuscin ve urobilinogen ismi verilen renkli maddeler meydana gelir. Urobilinogen, tekrar emilip, idrarla atılarak idrara rengini verir.

    Sarılıkları, bilirübin metabolizmasındaki olayların gelişme zicirine uyarak şu şekilde sınıflandırmak mümkündür:

    1. İndirekt (bileşik olmayan) bilirübin artışına bağlı sarılıklar:

    a) İndirekt bilirübinin fazla teşekkülü: Kırmızı hücrelerin çeşitli sebeblerle fazla yıkılması, kırmızı küreler hâricindeki kaynaklardan fazla bilirübin açığa çıkması, buna yol açar.

    b) Karaciğer hücrelerinin bilirübin tutmasında bozukluk (Gilbert sendromu).

    c) Bilirübinin işlenmesindeki bozukluklar (enzim noksanlığı, Crigler-Najjar sendromu, bâzı yeni doğum sarılıkları).

    2. Direkt (işlenmiş, suda eriyen bileşik) bilirübin artışına bağlı sarılıklar:

    a) Safra kanalcıklarına atılma bozukluğu (Dubin-Johnson sendromu).

    b) İşlenmiş bilirübinin karaciğer sinusoidlerine (kanalcıklarına) rengürjitasyonu (geri gelmesi): Viral (virüslere bağlı) veya toksik (ilâçlara veya alkole bağlı) hepatitler, pastnekrotik siroz.

    c) Kolestazis (safra atılımındaki bozukluklar): Safra kanallarında karaciğer içi tıkanmalar (gebelik sarılığı, ilâç sarılığı gibi), karaciğer dışı tıkanmalar (taş ve ur tıkanmalarına bağlı sarılıklar).

    Sarılıklar: Hemolitik (karaciğer öncesi), hepatosellüler (karaciğer içi) ve obstriktif (karaciğer sonrası veya tıkanma sarılığı) olarak da üçe ayrılabilir. Viral hepatitler, bu tasnifte karaciğer içi sarılıklar grubuna sokulabilir.

    Hemolitik sarılıklar: Karaciğerde bir bozukluk olmadığı halde, kan boyalarının değişmesi demektir. Aşırı derecede alyuvar harâbiyeti (hemoliz) neticesi fazlaca hemoglobin açığa çıkması ve fazlaca bilirübin teşkili söz konusudur. Hafif hemolizler, karaciğerin aşırı bir faaliyetiyle kısmen tolere edilebilir. Ancak, karaciğerin bilirübini işleme ve safra yollarına atma kapasitesi sınırlıdır. Bu sebeple şiddetli hemolizlerde kandaki bilirübin seviyesi yükselir. Yükselen bilirübinin büyük çoğunluğu işlenmemiş indirekt bilirübindir. İdrarda bilirübin yoktur. Safra ile çıkan bilirübinin artması neticesi safra kesesinde bilirübin taşları meydana gelebilir; büyük abdestteki ve idrardaki boyar maddelerin artışına bağlı olarak büyük abdestin ve idrarın rengi koyulaşır.

    Hemolitik hâdiselerde sarılıktan başka anemi, yâni kansızlık da sözkonusudur. Karaciğer normal büyüklüktedir, müzmin vak’alarda dalak büyüklüğü görülebilir. Ağır hemolitik durumlarda karaciğerde yağlanma ve yer yer doku ölümleri bulunabilir. Hastalar anemi (kansızlık) dolayısıyla soluk ve limon sarısı renginde görünürler. Hemolitik kriz dönemlerinde ise şiddetli karın ağrıları, ateş ve genel durum bozukluğu ile birlikte kansızlık derinleşir. Kaşıntı yoktur. Bâzı durumlarda bacaklarda ülserasyonlara (yaralara) rastlanabilir.

    Hemolitik sarılık sebeplerini şöylece sıralamak mümkündür: Kırmızı hücrelerin bizzat kendi yapılarıyla ilgili sebepler (irsî seferositoz, irsî ovalositoz, orak hücreli anemi, Akdeniz anemisi gibi) ve sonradan olma dış tesirlere bağlı) durumlar (yanıklar, röntgen şuâları, çeşitli kimyevî bileşikler, bâzı enfeksiyon hastalıkları, bitki ve hayvânî zehirler, bağışıklık sistemiyle ilgili sebepler, lösemiler, karaciğer hastalıkları, bâzı kanser türleri vb.)

    Hemolitik sarılıkların tedâvisinde esas, hemolize yol açan sebeplerin tespit edilip, ortadan kaldırılmasıdır. Hastalar, kolesterini bol maddeler yemelidir. (Beyin, karaciğer, yumurta sarısı, süt). Yemeklerde su yerine normal miktarda süt içmelidir. Sıcak su banyosu iyidir. Açık hava, istirahat ve çilekli şuruplar, karaciğer hülâsası verilir.

    Hepatosellüler (karaciğer içi) sarılıklar içinde en mühimi ve sarılığa yol açan bütün sebepler içinde en çok görüleni virüslerle meydana gelen hepatitler’dir (vahim sarılık). (Bkz. Hepatitler)

    Tıkanma sarılığı (obstriktif sarılık): Tıkanma sarılıklarının en çok görülen sebebi, safra yollarındaki safra taşlarıdır. Bu taşların safra akımını engellemesi neticesinde işlenmiş bilirübin barsağa akamaz. Kanda işlenmiş bilirübin miktarı artar ve bu artan bilirübin idrara da geçerek idrarı koyulaştırır. Safra barsağa akamadığı için, dışkının rengi, camcı macununu andırır tarzda açık renklidir. Karaciğerde bir bozukluk yoktur, fakat uzun süre devam eden durumlarda karaciğerde de harâbiyet başlar ve durum daha da ilerler ve siroz gelişebilir. Taşlı vak’alardaki sarılık, taşın oynamasıyla birlikte azalıp artabilir. Taşın hareketiyle birlikte kolik tarzında kıvrandırıcı ağrılar da görülür. Taş, safra yollarını iltihaplandırırsa titremeyle yükselen ateş, tabloya iştirak eder. Tıkanma sarılıklarında, diğer sarılıklardan farklı olarak kandaki alkalen fosfataz denen enzimin miktarı oldukça artar.

    Tıkanma sarılığının diğer sarılıklardan mutlaka ayırt edilmesi, tedâvi açısından oldukça mühimdir. Bâzı parazitler, pankreas başında yerleşen kanserler de tıkanma sarılığına yol açabilir. Tedâvi sebebe yönelik olmalıdır. Meselâ mevcut taşlar, cerrâhî olarak alınmalıdır.

    Safra kesesi kuvvetsizse safra söktürücü maddeler verilir. Tâze tereyağı, kaymak, yumurta sarısı, zeytinyağı verilir. Yağlı, tavada kızartma, baharat, alkollü içkiler, kahve, çay verilmez. Tavada kızartmalar çok zararlıdır.

    Spazm sebebiyle olan sarılıkta, safra söktürücüler verilmez. Süt, kaymak, tereyağı, içyağı, zeytinyağı, yumurta, fırında pişmeler, yağlı balık, pastalar, ceviz, fındık, bâdem gibi yağlı meyveler, çiğ portakal ve şeftali verilmez. Antispazmodik ilâç verilir.

    Et ve yağ az yenir. Sebze suyu, sebze püresi ve yeşil sebze yenir.

    SARISABIR (Bkz. Öd Ağacı)

    SARİĞ (Opossum);

    Alm. Opossum (m), Beutelratte (f), Fr. Sarigue (f), opossum, İng. Opossum. Familyası: Keselisıçangiller (Dielphyidae). Yaşadığı yerler: Kuzey Amerika ormanlarında. Özellikleri: Kedi iriliğinde, sıçana benzer, keseli bir hayvan. Yavrularını önceleri kesesinde, sonra sırtında taşır. Ömrü: 7 yıl kadar. Çeşitleri: Kuzey Amerika’da yaşayan tek keseli türdür.

    Amerika ve Brezilya’nın ormanlarında yaşayan sıçana benzeyen keseli bir memeli. “Didelphys virginiana” veya “Didelphys marsupialis” bilimsel adıyla tanınır. Opossum olarak da anılır. Uzunluğu 56, kuyruğu 38 cm kadardır. Gündüz ağaçlarda uyur, gece ise avlanmaya çıkar. Ağaç dallarına rahat tırmanır. Uzun kuyruğu ile sarılarak sarkar. Böcek, yumurta ve küçük hayvanlarla beslenir. Bitkisel besin de yer. Bâzan kümeslere girerek tavukları öldürmek sûretiyle kanlarını emerek, büyük ziyanlara sebep olur. Rengi siyah-beyaz karışımıdır. İklime göre tüylerini değiştirir. Yılda 2-3 kez ürer Çiftleştikten iki hafta sonra 6-15 kadar yavru dünyâya getirir. Yavrular arı büyüklüğündedir. Gelişimlerini kesede memelere asılarak geçirirler. İki aylık olunca annelerinin sırtına tırmanarak kuyruklarını ananın kuyruğuna dolayarak kendilerini taşıtırlar.

    Sariğ, bir tehlikeyle karşılaşınca, kendini yere atarak ölmüş gibi yapar. Uzun zaman kımıldamadan yatar. En ağır yaralara bile dayanarak hayatta kalır. 7 yıl kadar yaşar. Postu kürkçülükte makbuldür. Eti sarmısak gibi kokar. Yerliler etini severek yerler.

    *

    Sindirim problemleri
    Sindirim süreci düzgün giderse besinler parçalanıp moleküllere bölünerek kan damarlarınıza geçebilir hale gelir. Zaman zaman bazı nedenlerle bu parçalanma doğru gerçekleşmez ve sindirim ve özümleme işlemleri tamamlanamaz. Bu durumda vücudunuza yarayacak besinlerin çoğu sindirilemez ve büyük abdest çıkar. Bu sindirim bozukluğu sonucu bozuk ve eksik beslenme ortaya çıkar.

    Belirtiler

    - Kilo kaybı,

    - İshal,

    - Karın ağrısı, gaz ve şişkinlik,

    - Genel halsizlik,

    - Kötü kokulu ve gri-siyah büyük abdest.

    Sindirim bozukluğunun nedenleri çok farklı olabilir. Pankreasta bir hastalık varsa, sindirim için gereken enzimler eksik olabilir. Buna bozuk sindirim diyoruz. Sindirimin büyük bir kısmı ince bağırsakta olduğu için, buradaki bir hastalık önemli besinlerin sindirilmeden dışarı atılmasına neden olur. Bu durumda büyük abdest yağlı görünümlüdür. Gri veya solgun renkte ve normalden fazladır. Kötü kokuludur ve köpüklüdür. Büyük abdestle yağ ve protein kaybı olur. Besinlerin sindirilememesi A, Bi 2, D, E ve K vitaminleriyle folik asit kaybına neden olur. Kanda B12 ve folik asit düşüklüğü besinlerin sindirilemediğinin başlıca göstergesidir. Sürekli yağ kaybıyla birlikte kalsiyum da vücuttan atılır ve istenmeyen sorunlar doğar:

    Böbrek taşları (kalsiyum oksitli) ve kemiklerde osteomalacia adı verilen kemik erimesi denilen hastalık ortaya çıkar.

    ÇÖLYAK (TROPİK OLMAYAN) SPRU

    Çölyak (tropik olmayan) spru, emilim bozukluğunun yaygın bir nedenidir. Bu hastalığa, buğday, çavdar, yulaf ve arpada bulunan bir protei